İslam ve Anlam

Makaleyi PDF olarak indir

Kaygı ümit, acı haz, korku güvenlik, nefret sevgi hisleri arasında dönüp giden hayatı anlamlı bir şekilde yaşamanın olanağı var mı? En önemli isteklerimizden biri anlamlı bir hayat yaşamak, en büyük korkularımızdan biri anlamsızlıktır. Varlığımızın ve yaptıklarımızın anlamlı olmasını yaratılışımız gereği isteriz. İç dünyasına kendisini kandırmadan her bakanın bu anlam arayışına tanıklık edeceği kanaatindeyim.[1] Anlamlı olan boş yere değildir, değerlidir. Varlığımız anlamlıysa var olmaya değerdir, yaptığımız anlamlıysa yapılmaya değerdir, tuttuğumuz yön anlamlıysa bu yolda yürümeye değerdir.

Bu bölümde, İslam’ın, içimizden gelen anlamla ilgili kaygılı ve korkulu hislere en güzel cevabı verip anlamı bulmanın huzur ve güvenini sunduğunu göstermeye çalışacağım. Madem Allah (Allah’ın varlığının anlaşıldığını varsayıyorum) bizi anlamı isteyecek şekilde yaratmıştır ve madem İslam anlamla ilgili bu varoluşumuza içkin talebe en güzel şekilde cevap vermektedir; bu da, İslam’ın Allah’tan olduğunun bir delili olarak öncekilere eklenmelidir. Varlığımıza içkin anlam arayışıyla ilgili kilidi açacak anahtar İslam’dır.[2] Allah, hem bu anahtarın hem kilidin ortak Sahibi olarak, içimizdeki anlam arayışıyla bizi, anlam arayışının kilidini açacak İslam’a yöneltmektedir. Dikkat edin; “Anlamsızlıktan kurtulmak için Müslüman olalım” demiyorum. Fakat “Allah bizi anlama muhtaç yaratmış, İslam ise anlam arayışına tatmin edici cevap vermektedir, demek ki Allah bizi anlam arayışı üzerinden İslam’a yöneltmektedir; bu da, İslam’ın Allah’ın uymamızı istediği din olduğuna bir delildir” diyorum.  

NE YAPARSAM HAYATIM ANLAMLI OLUR? NEDEN YARATILDIM?  

Her gün birçok işin içinde döner dururuz ve birçok zaman içinde olduğumuz kargaşa adeta zihnimizi uyuşturur ve gafletle dolu başımızı iki elimizin arasına alıp da kısa bir süre bile hayatımız üzerine düşünmeye vakit ayırmayız. Hayatımızın üzerine düşündüğümüzde ise gerçekten ne yaparsak anlamlı olacağı sorusu karşımıza çıkar. Ölüm korkusu, acı çekme korkusu gibi diğer bir korku da anlamsız bir hayat yaşama korkusudur. “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorusunu, kendi dünyadaki varlığının kendi iradesiyle gerçekleşmediğiyle, yani kendi gözlerini, kulaklarını, ayaklarını, ellerini yaratanın kendisi olmadığıyla beraber düşünen kişi ise “Neden yaratıldım” ve “Neden buradayım” (bunlar cevabı aynı sorulardır) sorularına ulaşır. Bu sorularla karşılaşmak, bunlarla ilgili, bir şeyler dinlemek veya tartışmak değildir fakat var olmanın olağanüstülüğünü ve garip muazzamlığını hissederek içinden kopan bir haykırış olarak “Neden buradayım” sorusuyla yüzleşmektir. Haykırış açıktır ama birçok kimse, bu haykırışa kulaklarını tıkar. Oysa bu kaçılacak değil, kucaklanacak bir haykırıştır.

“Neden yaratıldım” sorusunu soran insan, bu soruyla beraber “Nasıl buraya geldim” sorusuyla da yüzleşir. Bu soruya verilecek cevap “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabına ulaşmak için gereklidir. “Nasıl buraya geldim” şeklindeki soruya İslam’ın cevabı, Allah’ın iradesiyle ve bilinçli planıyla burada olduğumuz şeklindedir. İslam’ın en önemli mesajı; tek, kudreti ve ilmi çok yüksek, kendisi dışındaki bütün varlığın yaratıcısı ve Rabbi (onların ihtiyaçlarını gören) Allah’ın tanıtımıdır. Allah’ı anlamak, varlığımızın bizim dışımızdan gelen bilinçli bir eylemin; Allah’ın yaratmasının sonucu olduğunu anlamak demektir. Allah’ın gerekli şekilde tanıtılması aynı zamanda “Nasıl buraya geldim” sorusuna cevap verilmesi demektir. Burada oluşumuz Allah sayesindedir, O bizi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmıştır; zihnimizde, bedenimizde ve dış dünyada sahip olduklarımız, yakınlarımız, sevdiklerimiz hep Onun sayesinde buradadırlar. Bu durum, Allah’a karşı müthiş bir minnettarlık duymamızı gerektirir. Ayrıca bizi yaratan olarak O, bizle ilgili bütün bilgilere ve bizim neden burada olduğumuzun bilgisine sahiptir. O, bize bilgisini açıklamadan, “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabını bulamayız. Bunlar da cevabı aynı sorulardır, çünkü ancak yaratılış gayemize uygun yaşarsak hayatımız anlamlı olur. Allah’ın belirlediği yaratılış gayesiyle uyumsuz yaşayanın hayatının anlamlı olabileceği düşünülemez. Allah, her birimize neden yaratıldığımızı teker teker açıklamadığına göre bunu ancak din ile açıklamış olması mümkündür. İslam “Nasıl buraya geldik” sorusuna Allah’ı tanıtarak cevap vermekte ve “Neden yaratıldım” sorusunun cevabının Allah’ta olduğunun dersini vermektedir. Allah’tan bir mesaj olan İslam, ayrıca bu sorunun cevabını da içermektedir.

İslam’a inanmak iki tane görüşü dışlamak demektir. Birincisi, buradaki varlığımızın tesadüflerin eseri olamayacağı anlaşılarak varlığımızın anlamsız olduğu görüşü dışlanır. Eğer buradaki varlığımız tesadüfen olmuşsa; bu, “objektif anlamın” (kendi kendimizi kandırmak için uydurmadığımız, illüzyon olmayan anlamın) yani gerçek anlamın olmadığı, dünya sahnesinde bir anlama bağlı olmadan rastgele var olmamız demektir. Var olmamız baştan bir anlama bağlı olarak gerçekleşmemişse, biz ona ne kadar anlam yüklemeye çalışırsak çalışalım, anlamsız şekilde var olduğumuz gerçeğini değiştirmemiz, yani objektif anlamı inşa etmemiz mümkün değildir. İslam’ın verdiği dersle varoluşunun tesadüfen olmadığını anlayan, anlamsızlık karanlığında ümitsizce kalmak demek olan bu görüşü dışlar.

İkincisi, İslam ile dünya sahnesinde neden var olduğumuz sorusuna, Allah’ın vereceği cevap olmaksızın ulaşmaya çalışan alternatifler dışlanır. Allah’ın bizi yaratmasını, birçok olgudan biriymiş gibi görerek bir kenara bırakmak ve anlamı, Allah’la bağlantısız şekilde oluşturmak mümkün değildir. Allah’ın varlığı birçok olgudan sadece biri değildir fakat her şeyi kökeninden değiştirecek bir hakikattir. Geriye kalan tüm olguların toplamı bile Allah’ın varlığına kıyasla önemsizdir, çünkü Allah’ın yanında Allah’ın yarattığı tüm varlıkların toplamı bile Allah’a kıyasla önemsizdir. Ayrıca Allah’ın bildirdiği bir cevap olmaksızın “Neden yaratıldım” sorusunun cevabını bulmak mümkün gözükmemektedir. Bu sorunun cevabı ancak Allah’ın bir din aracılığıyla bildirmesiyle bulunabilir; tarihsel süreç incelendiğinde, insanların bu sorunun cevabını öğrenmesi için tek alternatifin din olduğu gözükmektedir. Ya Allah din aracılığıyla, anlam arayışında olup da “Neden yaratıldım” diye soranlara cevap vermiştir, ya da insanları anlam arayacak ve “Neden yaratıldım” diye soracak yaratışta var etmiş ve cevaptan insanları mahrum bırakmıştır. Bu ikinci alternatif, Allah’ın insanlara susama hissi verip de suya ulaşma imkanı hiç vermemiş olması kadar muhaldir.

Kısacası insanı “anlamı arayan canlı” olarak yaratan Allah, aynı zamanda insan ancak bir din aracılığıyla kendisiyle ilişki kuruyorsa cevabı bulacağı bir dünya ortamı da yaratmıştır. Bu dünya ortamında ise İslam, anlamla ilgili bu arayışa en güzel şekilde cevap vermektedir. İslam’a göre insan, Allah’la ilişki kurmak için dünya sahnesinde yaratılmıştır. “Kulluk” insanın Allah’la ilişkisini belirten bir Kuran kavramıdır. 51-Zariyat Suresi 56. ayette insanların kulluk için yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu ilişkinin (Yaratıcı-kul ilişkisinin) nasıl olmasının gerektiği de İslam’da detaylarıyla bildirilmiştir.[3] Anlam, bizim zihnimizin uydurduğu, sübjektif bir illüzyonun peşinde olmak değildir. Fakat her şeyimizi yaratmış olan ve derinden minnettarlık duymamız gereken Yaratıcımızın tayin ettiği şekilde, Onunla gerekli şekilde ilişkide olarak yaşamaktır. Bu, hayatın gerçek bir anlama sahip olmasının yegane imkanıdır. İslam ile hayatın anlamlı olarak yaşanabileceği bir imkan sunulmaktadır.

NEREYE GİDİYORUM? KPS (KARİZMA-PARA-SEKS) AVCILIĞI

“Neden buradayım” ve “Nasıl buraya geldim” soruları, içimizden kopan haykırışlar olarak yükselse de, birçok kişi bu sorulardan kaçmayı becerir. Fakat “Neden buraya geldiysem geldim, işte buradayım, keyfime bakayım, bunları düşünmeye gerek yok” diyerek, nasıl ve neden burada olduğuyla ilgili bir sorgulamadan kaçmayı becerebilen birçok kişi için bile “Nereye gidiyorum” sorusundan saklanmak çok daha zordur. İnsan zihninin çok uzun bir gelecekle irtibat kuracak şekilde yaratılmış olması, kaçınılmaz olarak “Nereye gidiyorum” diye sordurur. Sürekli dünyadan birilerinin eksildiğini görmemiz, bazen en sevdiklerimizi kaybederek tattığımız acı, artan yaşımızdan aynadaki görüntümüze kadar birçok işaret ufuktaki ölüme doğru hayat aracında çok hızla yol aldığımızı hatırlatır. Buraya geliş nedenini sorgulamalarının, hazlarını eksilteceğini sandıklarından “Neden buradayım” ve “Nasıl buraya geldim” sorularına umursamaz kalanlar bile; ölümle, tüm algılarıyla ve hazlarıyla bu yaşamın duracağını fark ettiklerinden, dehşete kapılmaktan kurtulamazlar ve “Nereye gidiyorum” sorusundan saklanmakta çok daha fazla zorlanırlar. “Ölüm gelince ben burada olmayacağım, demek ki ölümden endişelenmeye gerek yok” gibi çok uyduruk geçiştirmelerle, öleceği gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınanlar olmaktadır ama ölümün her an hızla yaklaşması ve tüm algılara bir son verecek olmasının dehşeti karşısında bu tip kendi kendini kandırmalar yetersiz kalmaktadır.  

Bu hayatla ilgili en önemli fenomen, bu hayatın bir ölüm durağında sonlanacak olmasıdır. Hayatın bu en büyük hakikatiyle yüzleşmeden, yani “Nereye gidiyorum” sorusunu cevaplamadan, en derinimizden gelen anlamla ilgili arayışımızı tatmin edecek şekilde bir hayat rotası çizmemiz mümkün değildir. Ölümün, sonrası olmayan bir durak olarak son nokta mı olduğu, yoksa cenine doğumun anne rahmindeki hayatın son durağıyken başka bir hayata açılan kapı olması gibi, başka bir hayata açılan kapı mı olduğu, karşımızdaki en önemli soru olarak durmaktadır. Bu soruya, elbette, bir tek, insanı yaratan, ölümden sonra isterse insan hayatını devam ettirmeye gücü yeten, yani Allah cevap verebilir. Bu cevabı ise insana ulaştıracak tek alternatif, Allah’tan insana mesaj olan dindir. Allah’tan insana mesaj olduğu iddiasındaki İslam, “Nereye gidiyorum” sorusuna detaylı bir şekilde cevap vermekte, apaçık bir şekilde ölümün, cenine doğumun olduğu gibi, ahirete açılan bir kapı olduğunu haber vermektedir. Ayrıca ölümden sonraki dirilişte, bu hayatta yaptıklarımızın karşımıza çıkacağı bir sorgulama olacağını da haber vermektedir. Kısacası hayatımıza anlamlı bir rota çizmekle ilgili içimizden gelen anlam arayışı, bizi “Nereye gidiyorum” sorusunun cevabına yöneltmektedir, bu soruya ise bir tek Yaratıcımız cevap verebilir. İslam ise Yaratıcıdan olduğu iddiasında olup da bu soruya en tatmin edici şekilde cevap vermektedir. Bu hayatımızın sonunda Allah’a kavuşacağımızı, ölümle ayrıldığımız sevdiklerimize kavuşma imkanı olduğunu, ahirette yaptıklarımızın hesabını vereceğimizi haber vermekte; bu gerçekler çerçevesinde anlamlı bir şekilde hayatımızı yaşama imkanı sunmaktadır. Bu da, Yaratıcımızın, anlam arayışıyla bize “Nereye gidiyorum” sorusuna, bu soruyla ise İslam’a yönelttiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Birçok kişi, hayatının merkezine KPS’yi (Karizma Para Seks) koyarak yaşamını sürdürmeye çalışır ve KPS merkezli kurulan hayat, birçok zaman, bahsettiğim sorulardan kaçılmasının ana sebebidir. Çalıştığı şirkette mümkün olduğunca üst bir mevkiye çıkarak veya arkadaşları arasında daha çok itibar görerek kazanılacak karizma; birçok haz kapısını açacağı gibi karizma ve seksle ilgili arzuları tatmin etmekte işe yarayacak para; hazzın doruğu kabul edilen seks, birçok kişi için hayatın en önemli amaçlarıdır. KPS’nin peşinde hayat ideali çizmek, tarihin hemen her döneminde vardı. Nitekim Kuran’da, 25-Furkan Suresi 43. ayette; “Hevasını ilah edineni gördün mü?” diye hevasını ilah edinenlere dikkat çekilmektedir. Burada, ilah edinildiğine dikkat çekilen, yani Allah’ın önüne geçirilen veya yerine konan hevanın, KPS olduğu rahatlıkla söylenebilir. Allah’ı hayatlarının merkezine koymak yerine kendi nefislerini hayatlarının merkezine koyanların (nefislerini ilah edinenlerin); ibadet objeleri Allah yerine nefisleri, ibadetleri ise KPS merkezli yaşamdır.

Kuran’da, karizmayla sapanlara Firavun, parayla sapanlara Karun, şehvetle sapanlara Zeliha (ismi belirtilmeden) gibi örnekler verilmiştir. KPS ile imtihan, tarihin hemen her döneminde vardı fakat tarihin hemen hiçbir döneminde, KPS’nin peşinde olmanın, küresel bir marketing ile bu kadar allanmış pullanmış bir şekilde sunulmadığını söyleyebilirim. Tarihin her döneminde toplumsal bir hiyerarşi vardı. Örneğin geçmişte de köyde ağalar, ağaların yakın halkası ve köyün diğer üyeleri vardı. Fakat günümüzde, çok uluslu şirketler gibi yerlerde, kariyerinin peşinde koşan kişi için, farklı yüzlerce mevki mevcut. İnsanlar kariyer merdivenlerinin çok farklı basamaklarındaki yerlerini çabalamayla elde edebiliyorlar; bu da karizma hırsına büyük bir kapı açıyor. Tarihin her döneminde insanlarda mal-para hırsı vardı. Fakat hiçbir dönemde, insanların paralarıyla, günümüzdeki kadar fark oluşturmaları mümkün değildi. Günümüzde, tarihin yakın dönemlerinde icat edilmiş teknolojinin birçok ürününe para ile erişmek mümkün. Ayrıca tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar farklı ürünler ve yaşam tarzları sunan hizmet sektörleri mevcut. Örneğin çok parası olan kişi, çok rahat seyahat edebileceği uçak seferlerini kullanabilir, birçok hizmet çeşidi sunan hotellerden birini seçebilir, teknolojinin son ürünü birçok elektronik oyuncağa, hatta yapay zekalara sahip olabilir… Geçmişte aynı ölçüde paraya sahip bir kişiye nazaran, parasının olması sayesinde, hayatında çok daha fazla fark oluşturabilir. Seks de günümüzde, tarihte örneği çok az olduğu kadar, sapkın olanı olmayanı ayırt edilmeden, birçok kişinin hayatındaki en önemli hedefi oluşturuyor.

Günümüzde birçok kişi, KPS’yi elde etmek üzerinden hayatın anlamını kurmak çabasında. KPS için ciddi şekilde yatırım yapılmakta. Birçok kişi için yıllarca süren eğitimin amacı karizma ve para elde etmek. Kafayı doyurma (eğitim); egoyu doyurma (karizma), cebi doyurma (para)  ve bedeni doyurma (seks) için araçsallaştırılmakta. Seks, dünyada çok büyük bir endüstri ve hizmet sektörüyle desteklenmekte. KPS’yi elde ederek hayatını doldurmayı planlayan kişinin, bu planlarını bozan iki tane unsur var. Birincisi, ufukta ölüm var ve ölüm çok hızlı bir şekilde yaklaşmakta. Ölümle buluştuktan sonra kralla çiftçi eşitlenmiş olacak; karizmadan geriye bir şey kalmayacak. Ölümle buluştuktan sonra milyarder ile müflis eşitlenmiş olacak; ahirete banka havalesi de tapu nakli yapmak da mümkün değil. Ölümle buluştuktan sonra Kazanova ile Notre Dame’ın kamburu eşitlenecek; toprağın yiyip bitirdiği bedenlerin hafızalarından şehvetle dolu anlar silinecek.[4] Ölümün geleceğini anlayan kişi, KPS’den elinde bir şey kalmayacağını, KPS’ye yatırımın sonunda iflas edeceği açıkça bilinen bir şirkete yatırımdan farksız olduğunu da anlar. Zihin ayakların önünde yürür; ayakların yürüdüğü şimdiki zamandaki hazlar zihni uyuştursa da, gelecek zamanda yürüyüp ölümü gören zihnin farkına vardıkları, şimdinin hazlarını anlamsızlaştırır. Atılan toprağın altında bir kralın mı bir çiftçinin mi bedeni olduğu önemini yitirir. Bir hikaye öncelikle sonuyla değerlendirilir. Ölüm, bu dünyadaki hayatla sınırlı bakıldığında; bir insanla bir koyunu, bir sineği, bir pireyi eşitler. Modern dönemde haham, rahip ve imamların yerine geçirilmeye çalışılan psikiyatrlar da ölümün ve anlam sorununun karşısındaki çaresizliğe çözüm bulamaz. Beyindeki serotonini arttırıp insanı daha umursamaz yapan ve suni mutluluk oluşturan bir mekanizmayı devreye sokmak çare olamaz.

KPS’yi hayatının merkezine koyan kişi için, ölümle ilgili tek sorun, ölümün KPS ile gelecek hazları yok edecek olması değildir. İkinci sorun, ölümün, kısa bir ömürdeki vakti ve tüm imkanları KPS elde etmeye adayarak ve KPS’yi hayatın merkezine koyarak yaşanacak bir hayatın, anlamlı olamayacağını da göstermesidir. Modernleşme ve küreselleşme süreçlerinin yaşandığı günümüzde, dini mesajlara kulaklarını ve gözlerini kapatarak KPS’nin ardına düşen kişileri bekleyen en büyük sorunlardan biri anlam sorunudur. Anlamsız yaşama korkusu, acı çekme ve ölüm korkusu gibi bir korku çeşididir. KPS avcısının tüm hedeflerini ölüm ve anlamsızlık boşa çıkarmaktadır. Bu yüzden, KPS avcısı, insan fıtratının gereği olarak gelen sorulardan gafletle kaçmaya çalışır. “Neden buradayım” ve “Nereye gidiyorum” sorularına karşı sağır ve kör olmak, KPS’yi hayatın merkezinde tutmak için elzemdir. Modern insan, “Hayatta her fikre açık olmak lazım” ve “İnsan kendisini kandırmamalı” gibi birçok sözü slogan olarak söyler ama “Neden buradayım” ve “Nereye gidiyorum” gibi hayatla ilgili en temel sorularla yüzleşmekten kaçar; sorulması gerekli en önemli sorulardan kendini saklar. Bu soruların cevabının KPS’yi hayatın merkezinden atacağından endişe ederek kendini kandırır. KPS’nin gürültüsü, hayatın bir müzik olduğunun görülmesini engeller. Bahsedilen sorularla yüzleşmeden kaçanların (aslında bu hayatla yüzleşmekten kaçmak demektir) çoğu, gerçekliğin adeta suni bir cehennem olduğunu, bu yüzleşmeden kaçarak, geçici hazların cennetini yaşayacaklarını düşünürler. İslam ise Cennetin gerçek varlığına dikkat çeker ve bu yüzleşmeden kaçmanın gerçek Cennet olanağını gerçek Cehenneme çevirebileceği tehlikesine karşı uyarır.

“Nereye gidiyorum” sorusuyla yüzleşmek, KPS ile hayata sahte anlam vermeyle ilgili çabayı yıkar. Bu sorunun cevabı; eğer ölümle aşılmayacak bir karanlığa gittiğimiz ve hem bizim hem en sevdiklerimizin bir daha o karanlıktan çıkmasının mümkün olmadığıysa, ne yaparsak yapalım hayatımızı anlamlı bir şekilde yaşamamız mümkün değildir. Fakat eğer ölüm, ahirete açılan bir kapıysa, hem kendimiz hem sevdiklerimiz için bir ümit vardır. Bu ise, bizi Yaratanın, burada bizi yarattığı gibi ölümden sonra yaratmayı devam ettirmesine bağlıdır. Bunu bilmeden, bunun bilgisini edinmek için Allah ile irtibat kurmadan, bu hayatı anlamlı bir şekilde yaşamak mümkün değildir. Bunu bildiren ve Allah’la bağ kurduran İslam, hayatın anlamlı olabilmesinin tek şansıdır. Uğrunda yaşanmaya ve ölmeye değecek bir hakikat İslam ile insan hayatına dahil olur. Kuran, anlamlıyı-anlamsızı, doğruyu-yanlışı ayırt etmemizi sağlar; nitekim Kuran’ın sıfatlarından biri Furkan yani Ayırt Edici’dir. Kuran, KPS üzerine kurulan bir hayatın boş olduğunu gösterir, anlamsızlık karanlığını ışığıyla dağıtıp anlam sunar; Kuran’ın diğer bir sıfatı ise Nur yani Işık’tır. Müslüman olmak; anlamsızlıktan anlama, yönsüzlükten yöne, karanlıktan ışığa kavuşmak demektir.

YALNIZLIKTAN BİTMEYEN BERABERLİĞE

Bilimin bize sunduğu tabloya göre evreni ve evrendeki yerimizi kısaca düşünelim: 13,8 milyar yıl önce çok sıcak ve çok yoğun bir noktadan evren başladı. “Ben” dediğimiz varlıktan sevdiklerimize, Güneş’e Ay’a Dünyamıza ve tüm galaksilere kadar her şeyin hammaddesi, leblebiden küçük bu noktanın içindeydi. Bu noktada, önce kütle çekimi kuvveti diğerlerinden ayrıldı, sonra güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet, zayıf nükleer kuvvet birbirlerinden ayrıldılar ve Higgs (Tanrı Parçacığı olarak da bilinir) devreye girip maddeye kütlesini verdi. Evren başlangıçtan bu yana sürekli genişlemekte ve bu gelişmenin etkisiyle yüz milyarlarca sayıdaki galaksi birbirlerinden uzaklaşmakta. Bu galaksilerin içinde yüz milyarlarca yıldız doğdu ve öldü; bu yıldızlarla ilgili süreçlerde bedenlerimizin yapıtaşları olan karbon, oksijen gibi atomlar oluştu. Bu yıldızların ölümleriyle bu atomlar uzaya saçıldı, Güneş sistemimiz de önceki yıldızların mezarları üzerinde kurulurken içinde bu atomları ihtiva etti. Eğer bedenimizin nasıl oluştuğunun hikayesini anlatmamız gerekse, bahsedilen bu süreçlerin hepsini dile getirmemiz gerekir. Bunlardan ve saymadığımız daha birçok kritik süreçten sadece birini bile eksiltmemiz, bedenimizi oluşturan unsurların oluşamamasına sebep olurdu.

Bizim şahsi hikayemizi ise babamızın spermiyle annemizin yumurtasının buluşmasıyla başlatabiliriz. Annemizin karnında şefkatli kısa bir dönemden sonra gözümüzü dünyaya açıyoruz. Bebeklik, çocukluk, gençlik, okul, iş, evlenme, çoluk çocuk, orta yaş, yaşlılık diye hayat hızla ilerliyor. Çocukken “Bir büyüsem” diye arzuluyoruz, yaşımız ilerlediğinde “Keşke çocuk olsam” diye iç geçiriyoruz. Ve sonunda ne olduğunu anlamadan hepimiz arkası olmayan bir güne kavuşuyoruz. Adeta muhteşem dekorlu bir tiyatro gösterisini birkaç saniye seyretmemizden sonra bir anda perde kapanıyor ve “Hepsi bu kadar” deniliyor. İçimizden “Daha yok mu” desek de, perde iniyor; tüm sevdiklerimiz ve güzellikleriyle dünya arkamızda kalıyor. Milyarlarca yıldır genişleyen bu evrene, milyonlarca canlı türünü barındıran bu dünyaya, dostlarımıza ve en içten sevdiklerimize veda bile edemeden gidiyoruz, daha önce giden sevdiklerimiz gibi. Evrenin böylesine muhteşem ve gerçek hikayesinin bir parçasıyız ama milyarlarca yıla yayılan bu hikayede ömrümüz bir yüzyıl bile değil. Üstelik hayatımızın üçte biri kadarı uykuda, önemli bir bölümü tuvalette ve yolda geçiyor.

Bu kısa hayatımızı anlamlı kılacak bir şey varsa, o da yaşanan beraberlikler, beraberliklerdeki etkileşimler olabilir mi? Peki hangi beraberlikler, nasıl yaşanırsa hayatımızı anlamlı kılabilir? Yaşadığımız bir beraberlik türü, bilinçsiz maddi varlıklarla yaşadığımız beraberliktir. Maddi varlıklar, güzelliğiyle bizi büyüleyebilir, büyüklüğüyle bizi sarsabilir. Fakat hiçbir maddi varlık, ne kadar ihtişamlı olursa olsun; varlığımızın bilincinde olamaz, bize cevap veremez, bizi anlayamaz. Bize trilyon yıldızıyla komşu galaksimiz Andromeda’nın hediye edildiğini varsayalım. Kısacık bu hayatta, bizi anlamayan ve varlığımızın farkında olmayan, hatta kendi varlığının da farkında olmayan Andromeda ile bu beraberlikte hayatımızın anlamı olduğunu düşünebilir miyiz? Sevdiğimiz tek bir yakın dostumuzla, dünyanın sıradan bir köşesindeki beraberlik bile trilyon yıldızlı Andromeda’nın tümüne sahip olup da onunla beraberlikten daha anlamlı gözükmekte. Bizim farkımızda olmayan bitkilerle ve hayvanlarla ilişkimiz de maddi varlıklarla aynı şekildedir.

Varlığımızın farkında olan, bizi anlayan bir dostumuzla, akrabamızla, anne-babamızla, eşimizle-çocuğumuzla beraberlik ve ilişkinin maddi varlıklarla ilişkiden çok daha nitelikli olduğu, hayatımıza ciddi katkıları bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Buna karşın, bu ilişkiler üzerine hayatımızın anlamını kurmakta da ciddi eksikler mevcuttur. Hayatımızın ölümle neticelenecek olması, burada kuracağımız her ilişkinin ölümle sonlanacağı, ölüm sonucunda sevdiklerimizin hafızalarından varlığımızla ilgili tüm bilgilerin yok olacağı anlamını taşımaktadır.

Bütün bu beraberliklerden ve ilişkilerden farklı bir beraberlik ve ilişki türü daha var. Bu, bizi yaratan, varlığımızın sebebi olan, ezeli ve ebedi olan Rabbimizle beraberliğimiz ve Onunla kuracağımız ilişkidir. Rabbimiz, bizim varlığımızın farkında olup, bizi en iyi şekilde bilir. “Yaratan’ın bilmemesi mümkün mü?” (67-Mülk Suresi 14). Bu bilme, geri kalan tüm dostlarımızın, sevdiklerimizin bizi bilmesinden farklıdır. O, eksiksiz bir şekilde bizi bilir. Birçok zaman, en yakınlarımızın bizi anlayamadıklarından, bize haksızlık yaptıklarından yakınır, yanlış anlaşılmanın sıkıntı ve stresini yaşarız. Fakat Allah’ın bizi yanlış anlaması, eksik bilmesi diye bir şey söz konusu değildir. Bizi kesinlikle yanlış anlamayacağı, her zaman tam olarak doğru anlayacağı garanti olan tek varlık O’dur. Ayrıca ilişkide olduğumuz birçok kişiyle ilişkimiz zaman zaman kesilir. Evlenince anne babasıyla görüşmesi azalır birçok kişinin, bazen dostlarla tatile gidilince bir süre eşlerden çocuklardan ayrılık olur, çocuklar evlenince onlardan ayrılık olur… Kişi en sürekli beraber olduğuyla bile günün kimi zamanlarında ayrılık yaşar. Fakat Allah’la, ne hayatın belli bir döneminde ne de günün herhangi bir zamanında ayrılık vardır. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57-Hadid Suresi 4). Yaşadığımız hayat boyunca; bizi tam olarak anlayan ve bizden hiç ayrılmayan bir tek O’dur. Ayrıca beraber olduğumuz insanların ölümleriyle, beraberliğimizle ilgili her şey hafızalarından silinir. Bizim ölümümüzle ise geri kalan varlıklar hakkındaki bilgimiz ve onlarla ilişkimiz hafızamızdan silinir. Fakat Allah, her şeyi, hem de ebedi olarak hatırlar. Bizle ilgili her bilgi, sevinçlerimiz hüzünlerimiz, üretimlerimiz gayretlerimiz; hepsi, Onun hafızasında sonsuza dek var olacaktır.

Allah’la beraberlik ve ilişkinin değerini anlayan, hayatını gerçek anlamda anlamlandırmanın şansını yakalar. Allah’la beraberlik ve ilişkinin değerini idrak etmeden bu hayatı anlamlı kılmanın olanağı yoktur. “Allah, inananların dostudur” (2-Bakara Suresi 257). Bizimle sürekli beraber olan, bizi bizden iyi bilen, bizle ilgi tüm bilgiyi ebedi olarak muhafaza edecek olan Allah’la ilişkide olmak; insanı değersizlikten, anlamsızlıktan kurtaracak tek olanaktır. İslam, Allah’ın sürekli bizle beraber olduğunun, kullarıyla ilgili olduğunun, ancak Allah’la ilişki içinde bir hayatın anlamlı olduğunun dersini verir. Bu da, anlam arayışındaki kapının kilidinin İslam olduğunun diğer bir göstergesidir.

Modern dönemin insanının en önemli sorunlarından birisi sıkılmadır. Sıkılma, insanı sadece istemediklerini yaptığı zaman yakalayan bir his değildir; en istenen şekilde hayatın yaşandığı anlarda da insanı yaklar. Çok sevilen bir mekanda yaşarken, iyi olduğu düşünülen bir evlilik yapmışken, iyi anne-babaya ve çoluk-çocuğa sahipken, iyi derecede paraya ve sağlıklı bir yaşama sahipken de sıkıntı çöker insanın üstüne. Sıkıntı, bazen, sadece vücuttaki kimyasal tepkimelerden kaynaklanabilir (dışsal bir faktöre bağlı değildir); bu tarz sıkılmayla ilgili söyleyecek bir sözüm yok. Fakat sıkıntı, birçok zaman, hayattaki yönün ve yapılanların anlamlı olmamasıyla da yakından ilişkilidir. Tükenip de yok olanların anlamlı olduğu düşünülemez. Hatta ahiret hayatı gibi sürekli, tükenmesi olmayan bir varoluşta bile, Allah’la irtibatın olmaması halinde gerçek anlamın olamayacağı ve bu hayatın bile (içimizden sıkılma hissi alınmazsa) sıkıcı olacağı kanaatindeyim. Allah’tan başka her şey sıkıcıdır. Allah’la irtibatı kurulmadan her şey, sürekli bir ahiret hayatı bile, sıkıcı ve anlamsızdır. “En yüksek iyi” (summum bonum); haz merkezli hayatta, maddeye hükmetmede veya doğayı fetihte değil fakat Allah’la ilişkide olmaktadır.

İslam’la, kullarını seven bir Allah hayata dahil edilir. Korku da elbette Allah’la ilişkide önemli bir unsur olabilir ama sevginin Allah’la kurulacak bağda daha güçlü ve öncelikli olduğu kanaatindeyim. Nitekim Allah’ın rızasının Cennetin nimetlerinden daha üstün olduğunu söyleyen 9-Tövbe Suresi’nin 72. ayeti, bu görüşü desteklemektedir. “Allah’ın rızası” (ridvanun min Allahi); Allah’ın kulunu beğenmesi, Allah’ın kuluna karşı sevgisi olarak anlaşılabilir. İnsanların en önemli isteklerinden biri beğenilmektir. Karşımızdakinin bizim için önemi ve statüsü ne kadar yüksekse; onun tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmek o kadar çok önem kazanır. Allah’ın varlığını anlayan kimse, kendisini yaratan ve her şeyini muhtaç olduğu Allah’ın her şeyden daha önemli olduğunu anlar. Kendisi dışındaki tüm varlıkları yaratanın ontolojik statüsü, geri kalan tüm varlıklarla kıyaslanmayacak kadar yüksektir. O zaman, içimizdeki beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmekle ilgili isteğin en anlamlı şekilde karşılık bulması ancak ve ancak Allah tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmekle mümkün olabilir. Anlamlı bir hayat ancak böylesi bir beğeniyi, takdiri ve sevgiyi kazanma hedefi doğrultusunda hayata yön çizmeyle mümkün olabilir. Allah’ın varlığını anladıktan sonra içimizden gelen beğenilme isteğinin üzerine düşünen; bu isteğimizin, Allah tarafından beğenilmek (Onun rızasını kazanmak) için verildiğini anlar. Bunu idrak edemeyen kişi ise içindeki bu hissi, insanların gözünde karizmatik olarak (insanlar tarafından beğenilerek, takdir ederek) gidermeye çalışır ve hayatın anlamını bu zeminde bulmaya çalışır. Oysa İslam, Allah’la iletişimi hayatın merkezine koyar ve En Önemli tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmek kadar önemli ve değerli bir hedef olmadığını göstererek, böylesine anlamlı bir hedefle hayata yön vermemize imkan verir. İslam, yaşanan hayatta, Allah ile kurulan ilişkinin, birçok ilişkiden biri olamayacağının; bu ilişkinin, hayatın anlamlı şekilde üzerine kurulması gereken temel olduğunun dersini verir. Hayat ancak bu temel üzerine kurulursa gerçek anlamını kazanabilir.

Anlama muhtaç olup da kendini kandırmadan tefekküre dalan kişinin cevaplaması gerekli ilk soru şudur: Allah var mı? Bu kitaba başlamadan önce bu soruyu cevaplamış olmanızla ilgili tavsiyemi tekrarlıyorum. Burada, bu sorunun cevabını bulduğunuzu ve Allah’ın varlığını anladığınızı varsaydım. Bundan sonra iki şık karşımıza çıkar. Ya Allah’la ilişki içinde olacak bir hayat seçilecektir ya da böyle bir şeye gerek duyulmayacaktır. Buraya kadar söylenenler, Allah’la ilişki kurulmadan bir hayatın anlamsız olacağını ve Allah’la ilişkide olmanın hayatımıza gerçek anlamı katacağını göstermektedir. O zaman, Allah’la ilişkiyi umursamamak ve bu ilişkiye ihtiyacı reddetmek alternatifleri dışlanmalıdır. Bundan sonra ise Allah’la ilişki için neden İslam’ın tercih edilmesi gerektiğini anlamak gerekmektedir. Allah’la ilişki için, öncelikle Allah’ın bu ilişkiyi onayladığının bilinmesi ve bu ilişkide ne yapılması gerektiğini beyan etmesi gerekir. İnsan, Allah’tan insana bir bildiri olmaksızın, kendi kendine, Allah’la nasıl bir ilişki kuracağını gerektiğini bulamaz. Öyleyse Allah’la ilişkiyi kurduracak sistem Allah’tan insana bir mesaj olmalıdır. Dünya sahnesine baktığımızda; hem Allah’tan insana bir mesaj olduğu iddiasında, hem insanın Allah’la ilişkisini nasıl kuracağını gerekli şekilde gösteren, hem tarihte ciddi bir etkisi olan İslam dışında bir alternatif olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu uçsuz bucaksız evrende terk edilmediğimizi, Allah’ın bize karşı ilgi ve merhametini bildiren İslam, içimizdeki anlam arayışının ilacıdır. Bundan daha değerli bir müjde ne olabilir? Nitekim “Müjde” (Büşra), Kuran’da geçen Kuran’ı tanımlayan sıfatlardan birisidir. Kısacası İslam, anlama muhtaç yaratılmış insana, dünya sahnesinde anlamı bulması için verilmiş şanstır. İslam’ın verdiği perspektif, bu dünyayı küçültmez, aksine bu perspektif, dünyanın değerinin gerçek anlamda büyük olduğunu anlamanın yegane şansıdır. Bu perspektif; dünyanın, Allah’ın sanatı olduğunu ve Allah’la kuracağımız ilişkinin sahnesi olduğunu göstererek anlamını büyütür.

“ALLAH’TAN-DİNDEN BANA NE” DİYENLER 

İslam, KPS avcıları arasında çok yaygın olan bir tavrı dışlar. Bu yaklaşımın sahipleri, açık kelimelerle bu şekilde ifade etmeseler de, lisan-ı halleriyle “Allah’tan-dinden bana ne” demektedirler. Bunların bir kısmının, sorulduğunda, Allah’a inandığını, Müslüman olduğunu ifade ettiğini de duyabilirsiniz. Fakat bununla beraber, zihin ve eylem dünyalarında Allah’a-dine hiç yer vermeyen böylesi bir yaklaşım oldukça yaygındır. Bu tarz yaklaşıma kendi çevremizde sıkça tanık olmamızın yanında, anketlerde de, Allah’a-dine inandığını beyan edenlerin önemli bir bölümünün, Allah ve dinin hayatlarında bir önemi olmadığını beyan ettikleri görülmektedir.[5] İslam, Allah’tan ve Allah’la irtibat anlamına gelen dinden daha önemli bir şey olamayacağını, tüm varlığın toplamının bile Allah’ın yanında önemsiz olacağını zihinlere nakşetmektedir. Kuran’ın sıfatlarından biri olan Zikir; Kuran’ın en önemli konularda Öğüt-Hatırlatıcı olduğunu ifade eder. İnsanların, hayatın merkezine En Önemli olanı yani Allah’ı koymalarını sağlayan tarih sahnesindeki rolü de, bu husustaki öğüt ve hatırlatıcılığı da, Kuran’ın/İslam’ın önemini göstermektedir.

Allah’a-dine hayatında yer vermeyen insanın durumu; uçsuz bucaksız bir çöldeki karanlık ve derin bir kuyuda kalmış da çıkış şansı hiç olmayan birinin durumuna benzer. Ölüm durağıyla, tüm güzellikleriyle hayattan ve sevdiklerinden sonsuza dek ayrılacağını düşünenlerin çaresizliği ve zifiri karanlığı, hiç şüphesiz ıpıssız çölde kuyuda kalmış adamın durumundan çok daha korkunçtur. Kuran’ın bir sıfatı Hablullah’tır yani Allah’ın İpi’dir. Kuran, adeta o çöldeki kuyudaki zor durumda olan kişiye uzanan iptir. Çöldeki kuyuda bahsedilen durumda kalan kişi, bu durumdayken, çekirdek çıtlatıp da türkü söylemekle (KPS’cinin kuyudaki hali) meşgul olması ne kadar mantıklıdır? Allah’ın varlığını inkara karşı gerekli cevap verilebilir; daha önce atıf yapmaya çalıştığım kitaplarımda bunu gerçekleştirmeye çalıştım. İslam’ın Allah’ın gönderdiği din olduğunu reddedenlere gerekli kanıtlar sunulabilir; bu kitapta ise bunu gerçekleştirmeye çalışmaktayım. Fakat İslam’ın, Allah’ın gönderdiği din olduğu anlaşıldıktan sonra, İslam’ın önemsiz olduğu veya hayattaki birçok olgudan biri olduğu, geniş hayat alanındaki ufak bir oda olduğu düşünülemez. Onun her şeyden önemli olduğunu anlamak için ilave bir argümana ihtiyaç yoktur. KPS gibi hedeflerden bir an için kendini soyutlayıp, kendi kendini kandırmadan ufak bir tefekkür süreci bile bunu idrak etmeye yeterli olacaktır. Ümitsiz bir şekilde çöldeki derin kuyuda kalmış kişinin, önündeki iple ilgilenmemesi akla aykırıdır. Tek kurtuluş yolu olarak gözüken o ipe karşı, çekirdek ve türkü  (KPS) tercihinden dolayı ilgisiz kalmak düşünülemez. Hele hele o ipin bu kuyudan kurtuluş yolu olduğunu bilip (Allah’a-İslam’a inandığını söyleyip de sonra bunu hayatlarında hiç önemsemeyenler gibi), sonra da bu ipi çekirdek ve türkü yüzünden önemsememek herhalde en üst seviyedeki bir basiretsizliktir. Modernitenin kazığını yemiş Müslümanların önemli bir bölümü, geniş hayat alanından izole, küçük bir odaya kilitlenmiş bir İslam tasavvuru geliştirseler de (sekülarizmle birçoğunun kastettiği budur), Kuran’ın anlattığı İslam, bu “Müslümanlar”ın anladığından çok farklı bir İslam’dır. Bu basiretsizliğin sebebi olan uyuşturucu ise KPS avcılığıdır. KPS’yi hayatın merkezine oturtma; sadece ateistlere, kapitalistlere, deistlere (dinsizlere) mahsus değildir, kendisini “Müslüman” olarak niteleyenlerde de bu hastalık yaygındır.  

İslam ya doğrudur ya yanlıştır. Doğruysa en büyük hakikattir; bizi ve her şeyi Yaratan ile ilişkide olmanın şansıdır. Doğruysa bu kadar önemli olacak olan ve milyarların hayatını şekillendiren İslam yalansa; o zaman da elbette en büyük yalandır. Allah adına söylenen yalandan daha büyüğü olabilir mi? Fakat İslam, hiçbir durumda, asla sıradan olamaz. Asla onun mesajına kulak tıkamak, onu değerlendirmemek mümkün değildir. Ona karşı ilgisiz olmak, bahsedilen kuyudaki adamın ipe ilgisizliği kadar, hatta ondan daha büyük bir mantıksızlıktır. Kuyudaki ip bu kısa hayatın bir dönemini kurtarabilir, İslam ise ebedi hayatı kurtarabilir.

Bir de şöyle bir örnek düşünün: Bir gün, evinizden iki dakika yürüme mesafesinde olan işyerinize gittiniz ve orada tavla oynuyorsunuz. Bu sırada, evinizdeki komşunuz sizi telefonla arıyor ve evinizde ciddi bir yangın başladığını söylüyor. Evinizde küçük çocuklarınızı uyur bırakmıştınız, ayrıca çok değerli mallarınız da evde. Evi anahtarla açmazsanız çocuklarınızın ölebileceğini, mallarınızın gideceğini düşünüyorsunuz; bunun yanında, eve gidip, evdeki çok kaliteli yangın söndürme sistemini çalıştırıp ve çocukları dışarı çıkarıp bu felaketi atlatabilirsiniz. Fakat bir anda komşunuzun yalan söyleme ihtimali aklınıza geliyor. Bu durumda ne yapardınız? Herhalde şöyle bir değerlendirmeyi yapmak yerinde olacaktır. Eğer yangın varsa; bu durumda eve giderseniz çocukları ve malları kurtarmak gibi müthiş bir kazanç olacak, eğer eve gitmezseniz mallarınızı ve çocuklarınızı kaybetmeniz gibi büyük bir felaket olacak. Eğer yangın yoksa; bu durumda eve giderseniz sevdiğiniz tavla oyunundan kısa bir süre mahrum kalacaksınız, eğer eve gitmezseniz tavla oyununuza ara vermeden devam edeceksiniz. Bu durumda, yangının olma ihtimalinde harekete geçmemenin büyük kaybını düşünen her mantıklı kişi harekete geçecek ve tavla oyununa kısa bir süre ara vermek gerekiyorsa ara vermekte tereddüt etmeyecektir. Bizim içinde olduğumuz durumu buna benzetebiliriz. Ölümün bizi ve sevdiklerimizi yok edecek olması, hayalen düşündüğümüz o yangından çok daha büyük bir felakettir. İslam, o yangından kurtulmanın imkanı; KPS, o yangından kurtulmak için bizi harekete geçmekten alıkoyan tavla oyunudur.

Verdiğim bu örnek, Allah’a inanmanın getireceği sonsuz kar olasılığına karşı Allah’ı inkarın getireceği sonsuz zarar olasılığını kıyaslayarak, Allah’a inanmayı öğütleyen Pascal’ın yaklaşımına benzetilebilir. Din felsefesi literatüründe “Pascal’ın Bahsi” (Pascal’s Wager) olarak bilinen bu yaklaşımın benzerini İslam düşüncesi içerisinde Hz. Ali ifade etmiştir. Allah’ın varlığıyla ilgili delillerin önemine inanan ve bu konuda kitap yazan biri olarak, buna benzer bir yaklaşımı hiçbir zaman kitaplarıma dahil etmedim. Ateistlere yönelik bu tip yaklaşımları kullanmasam da, yukarıda verdiğim hayali örneklerin iki sınıf için önemli mesajlar içerdiği kanaatindeyim. Birincisi, Allah’a-İslam’a karşı bilinemezci (agnostik) bir tavır benimseyenlere mesajdır. Bu kesime, önceki örnekte olduğu gibi, ev yanıyor (hayat geçiyor), az vaktin var; bir an önce bir karar vermen lazım, bu önemli mesaja kulağını tıkayamazsın, bir an önce değerlendirmeni yapıp karar vermen lazım, sonra çok geç olur, diyen mesajdır. İkincisi, Allah’a-İslam’a inandığını beyan edip de, Allah’a-İslam’a hayatında gereken önemi vermeyenlere mesajdır. Bu kesime, önceki örnekte olduğu gibi, ev yanıyor (hayat geçiyor) ve bu yangını durdurma imkanı olduğunu biliyorsun (İslam’ın hak olduğunu biliyorsun); bunu bilirken tavla oynayarak (KPS’ye dalarak) evin yanmasına, çocuklarının ve malının kül olmasına göz yumman en üst seviyede bir basiretsizliktir, diyen mesajdır.

Kısacası Kuran’ın içeriği, hayatın merkezine, hayatın merkezine konulması gerekli olanı koyar. Kuran, İslam’ın mesajına karşı duyarsız kalınamayacağını, asla “Allah’tan-dinden bana ne” denemeyeceğini ders veren Zikir (Öğüt-Hatırlatıcı) olarak, hayatları Allah merkezli bir şekilde şekillendirir. Hayatın, uyduruk hedeflerin (çöldeki kuyudayken çekirdek ve türkünün; ev yanıyorken tavlanın) peşinde geçmemesi gerektiğinin, hayatın olabilecek en anlamlı şekilde Allah’la irtibatla geçmesi gerektiğinin (İslam bu irtibatın adıdır) dersini verir. Hayatın merkezinde olmaya ne layıksa Onu koyması da “Neden Müslümanım” sorusuna vereceğim cevaplardan birisidir.

ANLAM, İYİ, DOĞRU VE GÜZELİN BİRLİKTELİĞİ

Anlam da iyi de doğru da güzel de bizi çeker: Nereye? Niye? Hiç şüphesiz yaratılışımız (fıtratımız) gereği bunların dördünü de arzularız. Yaptığımız bir eylemin, anlamlı olması onun yapılmaya değer olması demektir. İyi olması, onun gerekli ahlaki yapıya uygun olması, kötülükten uzak olması demektir. Doğru olması, yalan ve yanlıştan uzak olup bir hayalin arkasında olmamamız demektir. Güzel olması, gerekli çekiciliğe sahip olup çirkinlikten uzak olması demektir.

Yapılması boş olanı gerçekleştirmeye çabalamak, ahlaken kötüyü yapmak, halüsinasyonun peşinde olmak, çirkini hedeflemek; anlam, iyi, doğru ve güzel birlikteliğinin tam tersidir. Bir tek, bunların dördünün de olması gerekenin tam tersi şekilde olduğu durumda değil; bunların üçünde bir sorun olmayıp da sadece tekinin eksikliğinde bile yaptığımız eylemle ilgili ciddi bir sorun var demektir. Örneğin yaptığımız eylemin, ahlaki açıdan sorun taşımadığını, bir halüsinasyonun peşinde olmadığımızı, gerekli çekiciliğe sahip olduğunu; yani iyi, doğru ve güzelle ilgili bir sorunu olmadığını düşünelim. Bu durumda yaptığımız eylem boş bir işse, herhangi bir şekilde anlamlı değilse; yine de yapılmaya, kendisine vakit harcamaya değmeyecek bir eylem olur. Diğer yandan yapacağımız eylem eğer ahlaki açıdan sorunluysa, yani iyi değilse; isterse bir halüsinasyon olmasın, isterse estetik açıdan bir sorun taşımasın, yani doğru ve güzel olsun, kötü olması o eylemin yapılmaması için yeterlidir. İyi olmayan, kötü olan bir eylemi yapmamız değerli olamayacağı için onu yapmanın anlamlı olabileceği de düşünülemez. Ayrıca bir eylemin ahlaki açıdan sorun taşımadığını, gerekli çekiciliği taşıdığını, yani iyi ve güzel olduğunu fakat bir halüsinasyonun peşinde olduğumuzu düşünelim. Doğru bilgi üzerine kurulmamış olması bir eylemin yapılmaması için yeterlidir. Bir halüsinasyonun peşinde olup da bir eylemi yapmak değerli olamayacağı için onun yine anlamlı olabileceği düşünülemez. Bir de ahlaki açıdan sorun taşımayan, halüsinasyon olmayan bir eylemi düşünelim, yani bir an için bu eylemin iyi ve doğru olduğunu fakat çirkin ve itici olduğunu düşünelim. Güzel kriterinden uzak bir eylemi yapmamız da ciddi bir sorun olacaktır; eylemin güzel olmaması o eylemi yapmanın değerini de düşürecektir yani anlamla ilgili bir sorun da ortaya çıkacaktır. Görüldüğü gibi anlam; iyi, doğru, güzelden ayrı önemli bir kriter olmakla birlikte, aynı zamanda iyi, doğru ve güzel kriterlerinin karşılanmasına da bağlıdır.

Ancak Allah varsa anlam, doğru, iyi ve güzel vardır; Allah’ı reddeden için bunlar sadece halüsinasyonlardır. Bu söz, boş bir retorik değil. Neden boş bir retorik olmadığını aşağıda çok kısaca göstermeye çalışacağım. İlaveten, burada kısaca göstermeye çalıştıklarım anlaşılırsa şu iddiamın da boş bir retorik olmadığı anlaşılacaktır: İslam sadece bir hakikat değildir; her türlü hakikati hakikat yapan bir hakikattir. Anlamlı olanın peşinde olmak değerli bir şeyin peşinde olmak demek olduğundan,”anlam” tutulan istikamette gerekli motivasyonu verir; “iyi” ahlaki gereklilikleri ifade eder; “doğru” kavramı olmadan ne bilimsel ne de felsefi bir önermenin manası olabilir yani ne bilim ne felsefe mümkündür; “güzel” kavramı ise estetik ve sanatla ilgili değerlendirmelerin temelindedir. Kısacası varoluşsal hakikat (anlam), ahlaki hakikat (iyi), bilimsel ve felsefi hakikat (doğru), estetik ve sanatsal hakikat (güzel) ancak ve ancak Allah’a atıfla objektiflik, doğruluk kazanabilir. İslam ise Allah’ı tanıtan ve Allah’la-kul arasında ilişki kurduran sistem olarak; varoluşsal, ahlaki, bilimsel-felsefi, estetik-sanatsal olanın temelinin olmasını mümkün kılar. Kısacası en önemli hakikatleri hakikat yapar. Bu farklı alanların hakikatinin, İslam’ın sunduğu temele muhtaç olması ve İslam’ın vahdet anlayışı çerçevesinde bir araya gelebilmesi de İslam’ın İlahiliğinin delillerinden biridir.

Bundan önceki satırlarda, hayata anlamlı bir şekilde yön vermek için Allah’a ve Allah’la-kul arasında ilişki kurduran İslam’a ihtiyaç olduğu gösterildi. Burada ise, bir şeyin anlamlı olması için iyi, doğru ve güzelle bağının da olmasının gerekmesine binaen; iyi, doğru ve güzelin Allah ve Allah’la ilişki kurduran İslam ile alakasına kısaca değinmeye çalışacağım. Bunların her biri, birer müstakil makale veya kitap olacak kadar geniş mevzular olmalarına karşın, bunlara kısaca değineceğim ve bu konuları daha geniş şekilde ele aldığım yerlere atıf yapacağım.

İYİ: “İyi” kavramı, ahlaki yargının temelindedir. Fıtrat delilleri kitabımın ahlakla ilgili bölümünde ve daha kısa bir şekilde bu kitabın ikinci bölümünde bu konuyu ele aldım (tekrara düşmemek için burada oralarda söylenenleri tekrarlamıyorum). Bahsedilen yerlerde gösterdiğim gibi, objektif anlamda “iyi” olanı, ancak Allah’tan gelen buyruklarla temellendirmek mümkündür. Ancak bireyi ve toplumu aşan yasalar ve yasaları empoze eden meşru bir otorite varsa objektif ahlaktan (objektif anlamda “iyi”den), yani ahlakın rasyonel temelinden bahsetmek mümkündür. İslam, bireyi ve toplumu aşan ahlaki yasaları empoze etmesi meşru tek otorite olan Allah’tan gelen ve bu yasaları ihtiva eden mesaj olarak bunu sağlar. Böylesi bir temel olmaksızın, “iyi” kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişen izafi bir kavram olmaktan kurtulamaz. Elbette “iyi” olan birçok eylem, doğuştan (fıtrattan) gelen kapasiteyle yine anlaşılabilir ve “iyi”ye göre eylemler gerçekleştirilebilir fakat “iyi” rasyonel temelsiz kalır.  Kısacası bu temelden yoksun kalınca “iyiden” bahsedilemez; “iyi” olmayan ise anlamlı olamaz.

DOĞRU: “Doğru” kavramı, bilimsel ve felsefi yargılarımız kadar güncel en sıradan bilgilerimizin de temelindedir. Fıtrat delilleri kitabımın akılla ilgili bölümünde bu konuyu ele aldım (burada bu konuyu kısaca özetleyeceğim). “Sandalye” dediğimizde, sandalye kelimesinin anlamını bilmemiz, üzerinde oturulması için yapılmış belli bir biçimdeki cisme sandalye demenin “doğru” fakat basketbol oynanan yuvarlak cisme sandalye demenin “yanlış” olduğunu anlamamıza bağlıdır. Frege’ye göre “doğru” ve “yanlış” (doğruluk değerleri diye de anılırlar) en temel mantıksal objelerdir.[6] Allah’a atıf yapmadan anlamın ve iyinin rasyonel temeli olamayacağını (nihilizmi ve ahlaki izafilik) birçok ateist filozof bile ifade etmiştir. Fakat “doğru” kavramına yaklaşımın, teist ve ateist paradigmalar arasında farklı olabileceği çok az kişinin farkına vardığı bir husustur. Materyalist-ateist felsefeyi benimsemiş olan ve tutarlı bir materyalist olmak için “eleyici materyalist” olunması gerektiğini savunan, biri nörolog diğeri felsefeci olan Patricia ve Paul Churchland çifti, beyinde “doğru” ve “yanlış” kavramlarının karşılığının olmamasına hazır olmamız gerektiği konusunda bizi uyarmışlardır. (Bu iddiada bulunanlar, bu iddialarını ifade ettikleri cümlelerin de “doğru” ve “yanlış” kavramları yoksa bir anlam içermediğinin farkında mı acaba?) Churchland çiftinin bu iddialarını alıntılayan Victor Reppert, doğruluk değerlerini elemenin entelektüel bedelinin çok ağır olduğuna, bu kavramları eleyen kimsenin bu kavramların yerini doldurmasının mümkün olmadığına dikkat çekmiştir.[7] Her ne kadar birçok materyalist-ateist, felsefelerinin gereğini tutarlı bir şekilde tespit etmekte ve kabullenmekte zorluk çekseler de, Churchland çiftinin doğru şekilde tespit ettiği gibi materyalist-ateist felsefenin tarif ettiği maddi dünyada “doğru” ve “yanlış” kavramlarına yer bulmak mümkün gözükmemektedir.

     Doğayı incelediğimizde doğadaki hiçbir şeyin “doğru” veya “yanlış” kavramlarına karşılık gelmediğini, bu kavramların sadece zihne ait olduğunu anlarız. Bir botanik uzmanının bir ağacın yaşını tespit etmeye çalıştığını düşünelim (bu bilime dendrokronoloji denir); bunun için bu uzman ağacın gövdesindeki halkaları inceleyerek ağacın yaşını söyler. Eğer uzman ağacın yaşını bilemezse uzmanın “yanlış” olduğunu söyleyebiliriz. Bir an için bu ağaçta öyle bir bakteri türü olduğunu farz edelim ki bu bakteri türü ağaçların halkalarını bozarak ağaçların yaşının “yanlış” anlaşılmasına sebep oluyor olsun; bu durumda bu ağacın “yanlış” olduğunu söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz hayır; bu ağacın yapısının yanıltıcı olduğunu söyleyebiliriz ama “yanlış” olan ağaç değil uzmandır. Zihne sahip olmayan hiçbir varlık için, insanların teknolojik hiçbir üretimi için, hatta birçok kişiyi yanıltabilecek bilgisayarlar için “doğru” ve “yanlış” kavramları yoktur. Bilgisayarla yapılan işleme zihinle bakıldığında “doğruluğun” veya “yanlışlığın” anlamı olur, bilgisayarın kendisi bu kavramların farkında değildir. Bu durumu, düşüncelerimizi bir defterin üzerine yazmamıza benzetebiliriz. Bir zihinle defterdekilere bakılmadığı müddetçe, fiziksel olarak defterin üzerindeki yazılar sadece mürekkep dağılımlarından ibarettir. Zihinle bu cümleler değerlendirildiğinde ancak “doğru” ve “yanlış” kavramları anlamlı olur; defterin kendisi için “doğruluğun” ve “yanlışlığın” anlamı yoktur. Nöronlarla oluşan biyo-kimyasal bir yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemez (önceden değinilen ağaçtaki yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemeyeceği gibi). Materyalist-ateist bir bilim adamı olan Francis Crick gibi zihni sadece ve sadece nöron-paketleri (“nothing but a pack of neurons”)[8] olarak gören bir materyalist-ateist için, Churchlandler gibi, “doğru” ve “yanlış” kavramlarını bile inkar etmeye gidecek sağduyuya en aykırı bir yolu tercih etmek dışında bir yol gözükmemektedir. Post-modernistler içerisinde de, Churchland çiftinden farklı yaklaşımlarla olsa da, evrensel bir “doğru”nun olmadığını veya olsa da bilinemeyeceğini ifade edenler olmuştur. Bunların felsefi atalarından biri olan Nietzsche de, ahlaki “iyi”nin bir temeli olmadığını savunmasının yanında “doğru”nun olmadığını da savunmuştur. Nietzsche, bu durumda, anlamın olamayacağını ve “hiççiliğin” (nihilizm) bunun sonucu olması gerektiğini tutarlı bir şekilde görmüştür. Burada ifade ettiğim görüşlerin çoğuna, Nietzsche işitse katılırdı fakat Allah var olmadığı için yanıldığımı ifade ederdi.

 “Doğru” ve “yanlış” kavramları başka bir şey üzerinden anlaşılamayan temel kavramlardır ve maddeye indirgenip madde üzerinden anlaşılmaları mümkün gözükmemektedir. Evrenin ve içinde var olan akıl sahibi varlıkların kökenini bilinçli, ezelden beridir akıl sahibi olan Allah’a bağlayan, genelde teizm ve özelde İslam açısından, akıl yürütme için şart olan bu temel özelliğin nasıl ortaya çıktığını anlamakta bir sorun yoktur. Zihin var olan ezeli unsurdur; İslam için zihne bağlı özellikleri maddeye indirgeyip açıklamak gibi bir zaruret mevcut değildir. Ezeli Zihin maddeyi var etmiş ve bu evrendeki sınırlı zihinlerin oluşmasını mümkün kılan şartlarla maddeyi tasarlamıştır; yoksa zihin maddenin tesadüfi bir bileşiminin neticesi değildir.

Ayrıca materyalist-ateist görüşün savunucularına göre akıl, doğal seleksiyonun etkin olduğu planlanmamış ve tesadüfi bir evrim süreciyle oluşmuştur. (Burada, sorunun, evrimin ve doğal seleksiyonlu bir sürecin savunulmasının değil fakat bu sürecin arkasında bir Bilincin olmadığının savunulması olduğunu belirtmeliyim.[9]) Bu doğal seleksiyon sürecinde; yaşamaya ve üremeye uygun olmayanlar elenirken, uygun olanlar ise yaşamaya ve genlerini aktarmaya devam etmiştir. Fakat sadece yaşayanı ve üreyebileni seçtiği ifade edilen bir doğal seleksiyon mekanizmasına dayandırılarak açıklanan bir tablo içerisinde akılla yapılan çıkarımların doğru olduğunu beklememiz için bir sebep yoktur. Çünkü bu tabloda, doğal seleksiyonun doğru akıl yürütmeyi yapanları seçmesi gibi bir anlatım yoktur. Materyalist-ateist evrim anlatımında, doğru bilginin seçimini gerekli kılacak veya insan zihni için farklı bir perspektif açacak hiçbir unsur yoktur; doğal seleksiyon, her canlı için, doğru bilgiyi değil yaşatan biyo-kimyasal yapıyı seçer. Akıl yürütme faaliyetinin planlanmamış ve tesadüfi bir doğal seleksiyon süreciyle oluştuğunu savunan bir materyalist-ateist, akıl yürütme faaliyetinin güvenilirliğini savunamaz duruma gelecektir.[10] Oysa teist paradigmada, akıl, Allah’ın verdiği bir armağandır (Allah hangi süreçle vermiş olursa olsun). Akıl, Allah’ın kudret ve sanatını öğrenmek ve takdir etmek gibi amaçlar da gözetilerek verilmiştir; bu paradigmada, sınırlı bir şekilde olsa da, aklın veriliş amacı belli doğrulara ulaşmasıdır. Eğer matematiksel işlemleri yapmak için üretilmiş bir hesap makinesinin yanında planlanmamış ve tesadüfi süreçlerle oluşmuş fakat matematiksel işlem yapma özelliği de kazanmış bir hesap makinesinin varlığından bahsedilse, hangisiyle yapacağınız işleme güvenirdiniz?

Materyalist-ateist görüş ile teizm arasında değerlendirmeleri yapan akıldır, aklın güvenilirliğini sarsan bir görüşü (materyalist-ateizm) savunanların ise akılla materyalist-ateizmin doğru olduğu sonucuna vardıklarını söylemeleri bile mantıken mümkün değildir. Ezeli unsurun akıl sahibi Allah olduğu fikrini insanlara ulaştıran İslam; aklın, Allah’ın verdiği bir nimet olduğunu ve “doğru” bilgiye ulaşmak için çalıştırılması gerektiğini insanlara öğretmektedir. Dünyadaki geniş kitleler üzerinde etkin olan dinler arasında İslam kadar aklı çalıştırma vurgusu yapan bir din yoktur. İslam, aklın temel kavramı “doğru”nun da halüsinasyon olmadığı bir paradigmayla insanları buluşturmuştur. Ancak Allah’la insanları buluşturan bir paradigmanın içinde “doğru” kavramından bahsedilebilir. “Doğru” kavramı olmadan anlamdan bahsedilemeyeceği için “doğru”nun varlığı da anlamın yitirilmemesi için önemlidir.

 GÜZEL: “Güzel” kavramı, estetik ve sanatla ilgili yargılarımızın temelindedir. Neyin güzel neyin çirkin olduğuyla ilgili birçok yargımızın toplumdan topluma değiştiği söylenebilir. “İyi” (ahlak) ile ilgili olduğundan çok daha fazla izafilik iddiası “güzel” (estetik, sanat) alanındaki yargılarla ilişkilidir. Bir müzik parçasını bir toplum çok beğenirken diğeri hiç beğenmeyebiliyor. Fakat bir manolyayı, bir karanfili, bir sümbülü acaba güzel bulmayacak var mı? Veya masmavi bir denizi? Veya bülbülün ötüşünü? Bunlardan çok daha önemlisi, güzelle ilgili yargılarında uzlaşamayan toplumlar bile “güzel” yargısını kullanmakta uzlaşırlar. Güzel olan her neyse, bir şeylerin “güzel” olduğu konusunda, “güzel” olmanın değerli, arzu edilir olduğu konusunda birbirleriyle hiç ilişkide olmayan kabileler bile hemfikirdir. Bu yüzden neyin “güzel” olduğu tartışma konusu olsa da, insanın doğasından gelen (fıtrattan gelen) “güzel” ile yargıda bulunma izafi değildir. “Güzel” olanın çekici, değerli ve arzulanır olduğu, “çirkin” olana göre tercih edilir olduğu şeklinde tanımlamalar da, farklı her toplumca rahatlıkla kabul edilecektir. “Güzeli” meydana getirenin değerli olduğu; “güzelin” bir işaret levhası gibi kendisini ortaya çıkartanın değerli oluşunun tanığı olduğunda da farklı kültürlerin birçok üyesi uzlaşacaktır.

Peki, evrende ortaya çıkan formlar, ister bir manolyanın ister bir denizin formu olsun, materyalist-ateist paradigmada iddia edildiği gibi, sadece ve sadece bilinçsiz atomların veya enerjinin belli şekilde bir araya gelmesinden ibaretse; bu şekilde ortaya çıkan bir formun “güzel” (değerli, takdir edilir) olmasının mantıksal bir temeli var mı? Atomların bir şekilde değil de diğer bir şekilde yan yana gelmesini değerli bulup da “güzel” olarak tanımlamak, bu paradigmada, bir halüsinasyondan ibaret olmaz mı? “Güzel” ile algımızın dış şartları böyleyken, bu algıyı iç dünyamızda hissetmemizi sağlayan, sadece vücudumuzda salgılanan bazı kimyasallarsa, o zaman karnımızın guruldaması gibi biyolojik bir hadiseden “güzel” ile ilgili algımızın bir farkı var mı? Materyalist-ateizmin ortaya koyduğu paradigma içerisinde, bir şeyleri “güzel” olarak nitelendirip, değerli olduğunu düşünmeyle ilgili algının bir halüsinasyona karşılık geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu paradigmada, bilinçsiz atomların bir şekilde değil de diğer şekilde birleşmesini değerli bulup da “güzel” olarak nitelendirme ve karnımızın guruldamasını değil de “güzel” algımızı değerli olarak tanımlama, genlerimizin oynadığı bir oyundan ibaret görülecektir.

 İslam’ın sunduğu Allah merkezli varlık anlayışı ise “güzel” algımızı da halüsinasyon olmaktan kurtarır. Bu anlayışa göre evrende ortaya çıkan formların arkasında Allah’ın ilmi ve kudreti mevcuttur. Nitekim Kuran’da, dünyadaki kitleler üzerinde etkili hiçbir dinde olmadığı kadar, evrende gözüken olgular üzerinde tefekküre davet vardır. Kuran, Allah’la “güzellik” arasında bağ kurar ve “Oluşturanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir” (23-Müminun Suresi 14) ve “O, her şeyi güzel yapmıştır” (32-Secde Suresi 7) der. Sanatçıların ortaya koydukları sanat eserleri de, Allah’ın yarattığı maddede, Allah’ın maddeye koyduğu potansiyelin ortaya çıkmasının bir sonucu olarak vardırlar.[11] Allah, doğa ve sanatçılar gibi araçsal sebepler aracılığıyla, evrende ortaya çıkan formların değerli, çekici olduğunu gösterir. İçimizdeki “güzel” algısı bu değerli olmayı kavramamızı, araçsal sebepler aracılığıyla ortaya çıkan “güzelliğin” Gerçek Sahibi’ni takdir etmemizi destekler. Bu varlık anlayışında “güzel” bir halüsinasyon değildir fakat Yaratıcıya yönelten, onun sanatını takdir etmeye yarayan bir işaret levhasıdır. Bu işaret levhası bize; Maşallah (Allah’ın iradesiyle olmuştur), Sübhanallah (Allah eksikliklerden münezzehtir), Elhamdulillah (övgüler Allah’adır), Allahuekber (Allah en büyüktür) dedirtir.

 İslam’ın varlık anlayışında, evrende ortaya çıkan formların, örneğin masmavi bir deniz manzarasının arkasında Allah’ın ilmi ve kudreti vardır. Maddenin bu şekilde gözükmesi, salt olarak atomların bir araya gelmesinin bir sonucu değildir fakat Yaratıcının planlarının bir ürünüdür. “Güzel” olan hayretimizi çeker, hayretten tefekküre açılan bir kapı vardır; bunlarla ise “güzel” olarak algıladığımız hayretimizi çeken nesnelerin arkasında, bunlardan daha önemli, bunların bizi yönlendirdiği bir Hakikatin olduğuna bizi ulaştırır. “Güzel” olarak nitelendirdiklerimiz, bir işaret levhası gibi kendisi dışındaki Allah’ın ilim ve kudretine sevk etmektedir. Buna göre karşımızda duran dünya, halüsinasyon olmayan “güzel” ve “hayret” unsurlarını barındırıp Allah’a ulaştıran bir köprü olduğu için değerlidir. Atomların rastgele bir araya gelip ayrıldığı bir yer olmaktan çok daha yüksek bir anlama ve öneme sahiptir. Bu, KPS kaynağı olmak dışında bir değer atfedilmeyen dünya için ciddi anlamda bir değer kazanma demektir. İslam’ın evrenle ilgili dersini iyi anlayan; içimizdeki “güzel” algısının, her şeyden önce, “güzel” olarak nitelendirdiklerimiz vasıtasıyla Allah’ın sanatını takdir etmemiz için olduğunu kavrar. İçimizdeki “güzel” ile ilgili algı, deneyimlediğimiz güzelliğin asıl sebebi olan Yaratıcının ilim ve kudretini takdir etmemiz için fıtratımıza konmuş bir histir. Bu his, genetik materyal olarak belli kimyasallarla aktarılıyor, vücudumuzdaki belli kimyasalların hareketi sayesinde “güzel” algımız oluşuyor olabilir ama bu hissi hissetmemiz maddeyi aşkın Yaratıcımızın planının sonucudur.  

Bu anlayışa göre “güzel” kavramı, dünyadaki yaşamımıza katkıda bulunmasının yanı sıra (sağlıklı eş seçimi, sağlıklı gıda seçimi gibi dünyevi birçok menfaati de “güzeli” tercih etmek destekler), bundan çok daha ulvi bir maksada sahiptir. “Güzel” hissimiz, bizi madde üzerinden madde ötesine götürerek gerçek anlamda takdir edilmesi gerekli Yaratıcımızı takdir etmemizi ve hamd etmemizi sağlar. Yaratılışın sahibi Rabbimizle bağ kurmamıza bu kavram hizmet eder. İslam, varlık ile Yaratıcısı arasındaki bağı göstererek; karşımızda olan evrenin bir gürültü değil bir müzik, saçılmış boyalar değil bir resim olduğunu görmemizi sağlar. Müziği anlamak için, notaları teker teker duymakla kalmayıp bütünlük içinde algılayabilmek gereklidir. Nazca Çizgileri gibi resimleri görmek için ise yeryüzüne kuşbakışıyla bakabilmeyi becermek gereklidir.[12] İslam, yaratılan varlığa bütünlük içinde ve kuşbakışı bakmamızı mümkün kılan bir bakış açısı sunar. Yaratılan formların rastgele olmadığını, Allah’ın sanatının sonucu olduğunu söyler. Yaratılış, dünya, imtihan, ahiret bağlantısını kurarak resmin tümünü görmemizi ve yaratılışın bu çerçevede “anlamlı” ve “güzel” olduğunu görmemizi; karşımızdakinin gürültü değil bir müzik, saçılmış boyalar değil bir resim olduğunu görmemizi sağlar. Bazılarına göre İslam’ın bakışı; gürültüyü müzik sanan, saçılmış boyaları resim sanan bir saflık, bir romantizmdir. İslam’a göre, müziği gürültü sanmak, resmi rastgele saçılmış boyalar sanmak, güzelliğin ihtişam ve coşkusunu algılayamamak; kalplerin katılaşması, kulakların sağırlaşması, gözlerin körleşmesidir.

Böylesi bir temel olmaksızın, “güzel” mide guruldaması gibi bir kimyasal süreç olmaktan kurtulamaz. Bu temelden yoksun kalınca “güzellikten” bahsedilemez; “güzellik” olmayınca ise anlamda ciddi bir eksiklik olur. İslam, anlamın (varoluşsal çığlığın), iyinin (ahlaki çığlığın), doğrunun (aklın çığlığının) ve güzelin (estetik çığlığın) karşılığını bulmasını; bunların hepsinin, bir arada, temele sahip olmasını sağlar. İslam’ın verdiği temelde anlamlı olan (yapılmaya değer olan), erdem (iyi), bilgelik (doğru) ve çekicilik (güzel) ile bir arada olma imkanına kavuşur; gerçek anlamda mutlu evlilik budur. İslam hem akla hem duyguya hitap eder, hem de fıtratımızın anlam, iyi, doğru ve güzelle ilgili çığlıklarına ab-ı hayat sunar. Allah’ın içimize koyduğu anlam arayışı karşılığını ancak bu büyük hakikatlerin hepsinin bir arada gerçekleşmesiyle bulabilir. İslam’ın vahdetinin, bu dört önemli unsura temel sağlayıp hepsini buluşturabilmesi; en derinimizden yükselen bu çığlıklar vasıtasıyla Allah’ın bizi İslam’a yönelttiğinin bir göstergesidir. Allah’ın, içimize koyduğu en önemli arayışlara cevap veren adresin adıdır İslam.


[1] Bu yönüyle, burada ele alınacak konu, fıtratla ilgili bir önceki bölümle de ilişkilidir.

[2] İslam’la ilgili burada söylenecek birçok husus, Allah’ın Hz. Musa ve Hz. İsa aracılığıyla gönderdiği mesajlar için de geçerlidir. Nitekim “İslam” ifadesi, Hz. Muhammed aracılığıyla insanlara ulaştırılan mesajı tanımladığı gibi, aynı zamanda tarih boyunca Allah’ın yolladığı tüm mesajları da tanımlar. Kuran, Allah’ın tarihsel süreç içerisinde gönderdiği mesajları, birbirlerine rakip olarak değil fakat birbirlerini tasdik eden mesajlar olarak sunar. Kısacası Kuran açısından, Hz. Muhammed öncesi vahiyleri inkar etmek değil fakat Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmek gerekli olandır.

[3] Elbette neyin İslam dininin bir unsuru olup olmadığıyla ilgili İslam’ın içinde tartışmalar olmuştur ve olmaktadır. Bu konular, bu kitabın kapsamı dışındadır; bunları, başka çalışmalarımda ele aldım ve ilerde ele almayı planlıyorum. Burada ele alınan, kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan herkesin kabul ettiği; Allah’ın varlığı ve birliği, ahiret yaşamı, Hz. Muhammed’in peygamberliği, Kuran’ın İlahi mesaj olması gibi, kendini “Müslüman” olarak niteleyen herkesin kabul ettiği İslam’ın taşıyıcı sütunlarıdır.

[4] İslam’a göre insan helal yoldan karizma ve para elde edebilir, seks hayatı yaşayabilir. Fakat helal yoldan bile olsa, Allah’a yönelmenin önüne KPS’nin geçirilmesi; Allah, din merkezli bir hayat yerine KPS merkezli bir hayat yaşanması kabul edilemez. Burada eleştirilen de, KPS’nin hayatın merkezine konulup, Allah ve dinin önüne geçirilmesidir.

[5] Pew anket şirketinin çalışmalarına bu konuda bakılabilir.

[6] Gottlob Frege, Basic Laws of Arithmetic, Çev. ve Ed: Philip A. Ebert ve Marcus Rossberg, Oxford University Press, Oxford, 2013.

[7] Paul M. Churchland, “On the Ontological Status of Observals”, A Neuro-Computational Perspective: The Nature of Mind and the Structure of Science, Bradford, Cambridge Mass., s. 150-151; Patricia Churchland, “Epistemology in the Age of Neuroscience, Journal of Philosophy, Ekim 1987, s. 548; Bu iki kaynaktan aktaran Victor Reppert, C.S. Lewis’s Dangerous Idea, IVP Academic, Downers Grove, s. 76-77.

[8] Francis Crick, The Astonishing Hypothesis: The Scientific Search for the Soul, Simon and Schuster, Londra, 1994, s.3.

[9] Caner Taslaman, Bir Müslüman Evrimci Olabilir Mi?, Destek Yayınları, İstanbul, 2018.

[10] Plantinga’nın bu konudaki görüşleri için bakınız: Alvin Plantinga, Warrant and Proper Function, Oxford University Press, New York, 1993; Alvin Plantinga, “Natüralizme Karşı Evrimsel Argüman”, Çev: Fehrullah Terkan, Allah, Felsefe ve Bilim içinde, Ed: Caner Taslaman ve Enis Doko, İstanbul Yayınevi, İstanbul, 2014, s. 175-225.

[11] Bu konuda Allah’ın Varlığının 12 Delili kitabımdaki 4. delil olan “Evrenin Potansiyeli Delili”ni okumanızı tavsiye ederim.

[12] Nazca Çizgileri, binlerce yıl önce Peru’daki çöllerin zeminine yapılmış, nasıl yapıldığı hala gizemini koruyan resimlerdir. Bu çok büyük geometrik desenlerin ve hayvan ile bitki çizimlerinin varlığı, ancak kuşbakışıyla çok yukarıdan bakılınca anlaşılabilmektedir.

FİTRAT DELİLLERİ

خَطَابَة “الإرهاب” و خَطَابَة “الجهاد”:. تقييم فلسفي ولاهوتي

خَطَابَة “الإرهاب” و خَطَابَة “الجهاد”:. تقييم فلسفي ولاهوتي

خَطَابَة

Kan een Moslim een Evolutionist zijn?

Downloaden

ALLAHIN VARLIĞININ 12 DELİLİ

Download PDF

ALTIN ORAN VE MATEMATİĞİN EVRENE UYGUNLUĞU

Röportajı indirmek için tıklayınız

QUR’ANISCHE-WISSENSCHAFTLICHE-THEOLOGIE UND WISSENSCHAFTLICHE-QUR’ANISCHE THEOLOGIE MIT BEISPIELEN AUS DEN BEREICHEN DER ASTRONOMIE UND PHYSIK: EINE HOLISTISCHE EVALUATION

Download

DETERMINISMUS, INDETERMINISMUS, QUANTENTHEORIE UND GÖTTLICHES HANDELN

Download

ENTROPIE und GOTT

Download

WETENSCHAPPELIJKE – KORAANSE – THEOLOGIE, KORAANSE – WETENSCHAPPELIJKE – THEOLOGIE EN KORAANSE – HARMONIEUZE THEOLOGIE

 

 

 

                WETENSCHAPPELIJKE – KORAANSE – THEOLOGIE,           KORAANSE – WETENSCHAPPELIJKE – THEOLOGIE EN

                        KORAANSE – HARMONIEUZE THEOLOGIE:

 

MET VOORBEELDEN UIT DE ASTRONOMIE EN DE NATUURKUNDE

 

            Ter Informatie: Een Holistische Evaluatie van de Koran in zijn                                        ‘Bijzonderheden’ en ‘Buitengewoonheden’.

 

                                                    Caner Taslaman

                                            Vertaling: Drs. Meral Kurt

 

Voordat de relatie tussen de Koran en de moderne wetenschappen wordt behandeld om theologische conclusies te trekken, moet ik sommige zeer belangrijke zaken benadrukken die daarvoor cruciaal zijn. De Koran is ‘één enkel Boek’ dat een heleboel belangrijke ‘bijzonderheden’ omvat. Uit dit ‘enkel Boek’ waar ‘buitengewoonheden’ zich voordoen zal ik slechts een klein deel behandelen. De buitengewoonheden die afkomstig zijn uit dit ‘enkel Boek’ maakt diens bijzonderheden keer op keer groter. De interessante relatie van de Koran met de moderne wetenschappen en diens ware significantie zal duidelijk worden met het benadrukken van diens algeheelheid en tevens met ons bewustzijn over het feit dat wij slechts een klein deel van dit geheel aan het licht kunnen brengen. Voordat ik de ‘buitengewoonheden’ uit de Koran zal behandelen aan de hand van voorbeelden, wil ik informeren over enkele zeer belangrijke ‘bijzonderheden’ uit het Boek:

 

  • De Koran biedt een ontologie met God als oriëntatiepunt, die een verklaring biedt voor het bestaan van het universum en het bestaan van de mens. Het is onmogelijk om een alternatieve rationele ontologie te bieden voor de Koran – en alle andere Monotheïstische religies -.

 

  • De Koran predikt het praktiseren van de aangeboden ontologie; het creëert een geheel van theorie-praktijk en herinnert aan het Wezen van God die centraal moet staan in het leven van de mens.

 

  • De Koran redt de mens van de verheerlijking van valse goden. Deze valse goden, waar de mens door de geschiedenis heen mee is geconfronteerd,  betreffen onder andere de zon, de maan, afgoden tot aan de eigen ego van de mens zelf (nafs).

 

  • De Koran geeft antwoord op de existentiële noodkreten van de mens omtrent vragen als ‘Waar kom ik vandaan?’ en ‘Waar ga ik naartoe?’.

 

  • De Koran toont aan de mens dat hij niet uit blinde toeval is ontstaan en biedt een ware doel voor zijn leven middels het aankondigen van het bestaan van zijn Schepper.

 

  • De Koran biedt een rationele fundering voor de morele wetten, die de basis vormen voor menselijke relaties/de samenleving.

 

  • De Koran vormt een bijzonderheid als Boek dat de leiding vormt voor meer dan één miljard van de mensheid, en tevens als Boek dat (buiten het gebed) het meest gelezen Boek is.

 

  • De Koran dient als ‘Het Koord van Allah op de wereld’ (Hablullah)[1] voor de mens, die niet aan zijn eindigheid kan ontkomen; voor het wegnemen van al zijn zorgen door de mogelijkheid om een relatie aan te gaan met zijn Schepper.

 

Al deze en ook meerdere, ‘bijzonderheden’ van dit ‘enkel Boek’ zal met het toelichten van de ‘buitengewoonheden’ ervan  nog meer betekenis krijgen. Deze bijzonderheden zijn niet terug te vinden in een selectie tussen duidenden onbeduidende boeken[2] en vormt ook geen verzameling van verscheidene boeken. Bovendien moet benadrukt worden dat, behalve de voorbeelden die worden gepresenteerd in dit werk die zijn gerelateerd aan astronomie en fysica, er meerdere velden zijn die niet in dit werk opgenomen kunnen worden, zoals biologie en geologie, die ons in staat stellen om te getuigen over de voortreffelijke uitdrukkingen die zijn opgenomen in slechts één enkel Boek, namelijk de Koran, en dat een holistische benadering van dit Boek onze getuigenis over de ‘voortreffelijkheid’ ervan zal doen toenemen.

 

Indien er voorbeelden zijn die minder bijzonder lijken, zal een holistische benadering van het ‘gehele plaatje’ ons helpen te vernemen dat ook deze vermeldingen van belang zijn. Ter verduidelijking van wat ik hiermee bedoel zal ik een verhaal over Mozes aankaarten, dat uitgebreid in de Koran wordt behandeld: Wij kunnen middels een holistische benadering de schuld van de ontkenners, die ondanks Mozes’ openbaringen/wonderen zijn boodschap verwierpen, evalueren. Allereerst, apart van het feit dat de wonderen die middels Mozes werden getoond, presenteerde Mozes’ openbaring bijzondere kenmerken –welke identiek aan of overeenkomstig met de eerder genoemde bijzondere kenmerken waren- die het verdienden om in geloofd te worden. Zo betuigde hij bijvoorbeeld een rationele, monotheïstische ontologie; hij verwierp het verheerlijken van mensen en afgoden; hij predikte over morele principen; hij verdedigde een religie die antwoord kon geven op de existentiële noodkreten van de mens. Naast deze ‘bijzonderheden’ is tevens aan Mozes overwinning verleend ten opzichte van de goochelaars; met zijn staf[3] is de zee in tweeën gespitst[4] en zijn degenen die tegen hem streden getroffen door plagen als overstroming, sprinkhanen en kikkers.[5] Dit totaalbeeeld, oftewel dat Mozes’ boodschap een ‘bijzonderheid’ vormt en dat elk ‘wonder’ wordt vertoond middels ‘één enkel persoon’, bevestigt dat  de boodschap van Mozes niet verworpen zou moeten worden. Daarbij kunnen sommigen van de reeds genoemde ayats/wonderen minder opmerkelijk doen lijken als anderen. Men zou bijvoorbeeld kunnen zeggen dat een sprinkhanenzwerm normaliter van tijd tot tijd verschijnt; waarmee geclaimd kan worden dat deze plaag niet zozeer een buitengewoonheid betreft. Echter, wanneer de zaak krachtens een ‘holistisch’ perspectief wordt bekeken en de bijzonderheden van de boodschap van Mozes worden samengevoegt zoals onder andere de rationaliteit van Mozes’ boodschap, zijn afkeer van afgodenaanbidding en zijn zingeving aan het leven, en men tevens stilstaat bij het feit dat al deze ‘bijzondere’ en ‘buitengewone’ ayats/wonderen gerelateerd zijn aan eenzelfde persoon die gebonden was aan een bepaalde plaats- en tijdperk, zal de sprinkhanenzwerm als ayat/wonder veel meer betekenis krijgen.

 

Waarom ik de verzameling van vele ‘bijzonderheden’ en ‘buitengewoonheden’ op eenzelfde plek benadruk kan begrepen worden met het volgende voorbeeld: Het is  opmerkelijk wanneer een loterij die zeer moeilijk te winnen is, met slechts een lot gewonnen wordt door een persoon. Echter is het opmerkelijker wanneer dezelfde persoon zonder enig bedrog steeds opnieuw de loterij wint met de aankoop van één enkel lot, waardoor men zal denken dat hier sprake is van een ‘buitengewone’ toestand. Dit zal helemaal het geval zijn wanneer dezelfde persoon ‘bijzonder’ is; als hij bijvoorbeeld de beste filosoof op de wereld is, daarbij de beste zanger, maar ook nog de beste voetballer, zal dit ertoe leiden dat het steeds opnieuw winnen van de loterij door deze persoon een uitmuntende zaak is. Dientengevolge moet, wanneer het ‘bijzonder’ zijn met een hoop ‘buitengewoonheden’ samensmelt, deze vermenging in acht worden genomen. Wanneer men stilstaat bij het feit dat in de Koran een hoop ‘bijzondere’ kenmerken samen met een hoop ‘buitengewoonlijke’ ayats/wonderen in een ‘enkel Boek’ samensmelten, dan kan de werkelijke waarde van deze ayats/wonderen als ‘totaalbeeld’ een stuk beter worden begrepen.

 

 

            Drie benaderingen omtrent de relatie tussen de Koran en Moderne                                                              Wetenschappen

 

 

Ik zal de verzen uit de Koran die overeenkomen met de moderne wetenschappen krachtens drie benaderingen behandelen. Deze benaderingen zullen in dit werk met slechts voorbeelden uit de astronomie en natuurwetenschappen besproken worden. Deze voorbeelden bieden een antwoord voor diegenen die het volgende over de Koran claimen: “Dit is slechts het woord van een mens”,[6] en biedt tevens bijdrage voor de Koraanse betuiging over dat er geen gelijkenis van de Koran tot stand gebracht kan worden.[7] De drie benaderingen, waarvan ik elk met drie voorbeelden zal behandelen in de volgende alinea’s, zijn:

 

  • De eerste benadering betreft dat de Koran omtrent de tijd waarin deze geopenbaard werd en de kennis waarover men toen beschikte, met het oog op de relatie die de Koran legt met de moderne wetenschappen, onmogelijk het woord van een mens of een uit mensen bestaande gemeenschap kan zijn. Deze benadering noem ik ‘Koraanse-Wetenschappelijke-Teologie’ omdat deze bijdraagt aan de fundering van diens Goddelijke aard en tevens om de beweringen over diens zogenaamde menselijke aard te weerleggen, daar de Koran zelf de basis vormt voor onze theologische beweringen wanneer wij de Koran als bewijs op zich presenteren omtrent diens relatie met de moderne wetenschappen.

 

  • De tweede benadering betreft het interpreteren van de Koranverzen middels pré-aanvaardingen, die het vertrekpunt vormen van de feiten van de moderne wetenschappen. Van de tafsirs (interpretaties van de Koran) die in loop der geschiedenis hebben plaatsgevonden,  zullen daarom de interpretaties die het meest overeenkomen met de moderne wetenschap voorrang krijgen op het gebied van voorbeelden bij de benadering in dit werk; echter is het ook belangrijk dat, indien een betekenis niet vermeld is in de tafsirs, dit niet geforceerd als een uiting van de Koran gepresenteerd zou moeten worden. Deze benadering noem ik ‘Wetenschappelijke-Koraanse-Theology’, waarvan het vertrekpunt de moderne wetenschap is, waar bij het interpreteren van de Koran hiervan gebruik wordt gemaakt en daarmee ook theologische uitspraken gedaan kunnen worden.

 

  • De derde benadering betreft het aanduiden dat het relateren van de Koraanse harmonie aan toeval of menselijk talent een onnozele visie is. Op dit gebied zal ik voorbeelden noemen omtrent de relatie tussen de genoemde getallen uit de Koran en astronomische fenomenen. (‘De harmonie van de Koran’ kan ook met andere voorbeelden worden gesupporteerd, echter zal in dit werk de focus worden gelegd op een dergelijk support) Mijn inspiratiebron op dit gebied is in de eerste plaats Abdurrezzak Nevfel’s boek ‘El-I’cazu adedü’l Kuran-i Kerim’. De mathematische uitdrukkingen in de Koran die leiden tot interessante indicaties zijn een van de meest genegeerde bijzonderheden van de Koran. Als oorzaak hiervan kan ik het volgende noemen: Ten eerste de overvloed aan slechte voorbeelden omtrent dit onderwerp, ten tweede zaken als bijgeloof die zijn ontstaan in loop der geschiedenis en ten derde –ondanks hun tegengestelde habitus- het geen goede relatie (kunnen) leggen van de grote Islamitische denkers –onder andere Kindi, Farabi, Ibn-Sina en Harezmi- met de mathematische wetenschappen. Deze belemmeringen kunnen worden overwonnen waarbij voor de eerste oorzaak het principe geldt dat een slecht voorbeeld niet als voorbeeld kan dienen; voor de tweede oorzaak dat geforceerde toelichtingen en aan de menselijke grilligheid onderworpen interpretaties niet als de boodschap van de Koran wordt erkend; en voor de derde oorzaak dat door opnieuw een goede relatie te leggen tussen Islam deskundigen en de wetenschap waarvan mathematiek de fundering vormt. Deze benadering, waarbij ik voorbeelden zal geven van begrippen uit de Koran die in hun totale verschijning een harmonie vormen, benoem ik ‘Koraanse-Harmonieuze-Theologie’.

 

 

                                   Koraanse-Wetenschappelijke-Theologie

 

 

De volgende drie voorbeelden kunnen worden gegeven omtrent het feit dat het onmogelijk is dat bepaalde uitspraken uit de Koran die middels de ontwikkelingen van de moderne wetenschappen verhelderd zijn, 1400 jaar terug door een persoon of een gemeenschap is verzonnen.

 

  • De hemel hebben Wij duurzaam gebouwd; Wij hebben het vermogen. [8]

 

Dit punt, wat in Soera Adh-Dhariyat de aandacht trekt, vormt sinds duizenden jaren een onderwerp binnen de filosofie en wetenschap waaromtrent hevig wordt gediscussieerd, wat daarmee een zeer belangrijk onderwerp uit de intellectuele geschiedenis vormt. Vragen als ‘Is het universum oneindig of heeft het een einde?’ zijn door filosofen en wetenschappers op drie verschillende manieren beantwoord. De groep waar ook Aristoteles deel van vormt heeft verdedigd dat het universum vaste grenzen heeft.[9] De tweede groep, waar Newton aanhanger van is, claimde daarentegen dat het universum geen grenzen heeft en daarmee oneindig is.[10] De derde groep, waar Kant zich bij aansluit, meende op zijn beurt dat het menselijke intellect het dilemma omtrent dit onderwerp niet kan ontrafelen.[11] Dit onderwerp, wat velen hebben beschouwd als een onoplosbaar probleem is in de jaren 1920, krachtens de formules van Einstein, op onafhankelijke wijze van elkaar verklaard door het werk van Georges Lemaitre en Alexander Friedmann, wat, met diens theorieën over de noodzakelijkheid van een universum dat zich uitbreidt, tot een keerpunt omtrent deze discussie heeft geleid.[12] Kort hierna is de uitbreiding van het universum ook door Hubbles’ observaties door middel van zijn telescoop bevestigd.[13] Alle observaties en bevindingen die hierna hebben plaatsgevonden, hebben deze ontdekking over de uitbreiding van het universum bevestigd.

 

Net als dat het niet waar is dat het universum grenzen heeft, zoals Aristoteles heeft beweerd, is het ook niet waar dat het universum grenzeloos is, zoals Newton dacht; het universum heeft namelijk dynamische grenzen die zich uitbreiden, wat vòòr de jaren 1920 enkel is vermeld in de Koran. Als het mogelijk zou zijn om het universum van buitenaf te observeren, dan zou wellicht een van de eerste opmerkingen die wij daarover zouden maken zijn dat het universum zich uitbreidt. Het lijkt mij uitgesloten dat profeet Mohammed een astrofysicus was die een goed ontwikkelde telescoop verborg in de woestijn waarmee hij de uitbreiding van het universum heeft ontdekt, of, dat hij hierover willekeurig een uitspraak heeft gedaan.

 

In het licht van dit voorbeeld zal ik ook antwoord proberen te geven op een veelgestelde vraag. Deze vraag luidt: ‘Waarom doen moslims geen onderzoeken ter ontdekkingen, indien in de Koran directe vermeldingen staan waarvan de waarheid ervan door middel van de moderne wetenschappen zijn ontdekt?’ Ik kan zeggen dat degenen die deze vraag stellen onwetend zijn over wetenschappelijke ontdekkingen en wetenschappelijke methodologie. De wetenschap komt tot een ontdekking, in tegenstelling tot de Koran die een directe vermelding doet, krachtens het blootleggen van oorzakelijke relaties en daarnaast vaak ook door middel van reeds ontdekte zaken waarmee nieuwe wetenschappelijke ontdekkingen worden gemaakt. Voor het uitvinden van een wetenschappelijke uitspraak van de Koran moet daarmee gebruik worden gemaakt van wetenschappelijke methoden en daarnaast van wetenschappelijke verzamelingen die in de loop der honderden en soms duizenden jaren zijn overgeleverd. Voor het ontdekken van de uitbreiding van het universum is bijvoorbeeld allereerst de basis nodig geweest voor het tot stand kunnen brengen van Einstein’s formules, vervolgens de formules van Einstein, wetenschappelijke kennis over het observeren met een telescoop zoals bijvoorbeeld de Doppler Effect, binnen de optische wereld de uitvinding en ontwikkelingen van de telescoop en daarnaast de overtreffing van vele reeds bestaande zaken, zoals het bouwen van de Hubble Telescoop, waarvoor een budget van honderden miljoenen dolars zijn verleend. Bij het zetten van nieuwe stappen –zoals bij de uitvinding over de uitbreiding van het universum- komt het vaak genoeg voor dat onverwachte uitkomsten zich voordoen. De methodologie en natuur van de wetenschap benodigd het nemen van wetenschappelijke methodologische stappen. Wetenschap vereist dat fenomenen worden geobserveerd, mathematische formules ontwikkeld en dat integraties systematisch worden verwezenlijkt. Terwijl de Koran directe uitspraken doet, verstrekt het in tegenstelling tot de wetenschap geen informatie over middelen als formules of telescopen voor de wetenschap, om de uitspraak te achterhalen.[14] Vandaar dat degenen die de Koran lezen zich afvragen waarom zij deze in de Koran genoemde fenomenen niet kunnen herleiden middels wetenschappelijke methodes; zij overwegen namelijk niet de natuur van de wetenschappelijke methodologie en de directe vermelingen van de Koran. Het voorbeeld dat ik heb gegeven bij de evaluatie omtrent de ‘uitbreiding van het universum’ is tevens van toepassing op meerdere voorbeelden wat betreft de relatie tussen de moderne wetenschappen en de Koran.

 

2- Hebben zij die ongelovig zijn dan niet gezien dat de hemelen en de aarde een samenhangende massa waren? Wij hebben ze toen van elkaar gescheiden en Wij hebben uit water al het levende gemaakt. Zullen zij dan niet geloven?[15]

 

In de 17e eeuw bood Newtons uitvindingen voor het eerst  gedetailleerde wetenschappelijke kennis over de kosmologie. Echter was de mens pas sinds de 1920er  jaren in staat om gedetailleerde wetenschappelijke kennis over de kosmologie (ontwikkeling van het universum) te verkrijgen. Wanneer Lemaitre en Friedmann’s model van het universum dat zich uitbreidt mentaal wordt teruggespoeld, worden wij geconfronteerd met een situatie waarbij ‘hemel en aarde een aangrenzende massa’ vormden. In loop der tijd is dit model, dat het begin van het universum omschrijft als een toestand waar alles verenigd was, bekend geworden als de ‘Big Bang’ (de Oerknal). Alle tegenwerpingen van dit model zijn door middel van wetenschappelijke bewijzen weerlegd. Daarin bevinden zich onder andere de ontdekkingen van overgebleven bestralingen uit de beginfase van het universum,[16] en tevens het feit dat dit model de beste verklaring biedt over de ontwikkelingen die zijn gerelateerd aan de            micro-wereld[17].

 

Met vers 30 uit soera 21- Al-Anbiya, waarin wordt vermeld dat “de hemel en de aarde gesloten waren en dat Wij ze dan hebben geopend”, wordt gerefereerd naar het universum-model dat op grond van de Big Bang theorie is vastgelegd. Dit onderwerp, dat een van de meeste fundamentele significanties vormt van filosofie en wetenschap, is in geen enkele andere bron vòòr de Koran terug te vinden. Het zou helemaal niet logisch zijn om te beweren dat een dermate openlijk genoemde verklaring een willekeurige uitspraak, per toeval, of een door Profeet Mohammad’s ‘persoonlijke bekwaamheid’ vermelde teken zou zijn. Bovendien is de wijsheid van deze vers meer dan 1300 jaar na de openbaring ervan begrepen; daarmee is het zelfs mogelijk dat in de tijd van de profeet een dergelijke uitspraak het onderwerp van spot jegens hem had kunnen zijn. Ook is onmogelijk dat de profeet in de tijd waarin hij leefde over dergelijke soort kennis zou kunnen beschikken, echter is het, indien het toch wel mogelijk zou zijn, niet logisch dat een persoon die ‘een religie verzint voor eigenbelang’, zoals ontkenners claimen, hiervoor een dergelijke uitspraak zou doen wat tégen hem zou kunnen werken. Wanneer wordt geaccepteerd dat God, die de waarheid ongeacht enige consequenties van dien verklaart, de Koran heeft neergezonden, dan staat deze hele zaak niet meer ter discussie.

 

Dankzij het universum-model waar deze vers naar refereert kan een op wetenschap en filosofie gebaseerde antwoord gegeven worden op de atheïstische bewering dat het universum/materie oneindig is en tevens de oorsprong van alles vormt.[18] Per slot van rekening is het doel van geen enkele vers uit de Koran dat een wonder zichtbaar wordt, dat iets waar mensen geen kennis over hebben wordt vermeld zodat de waarde ervan op een dag begrepen zal worden, of dat het als een wonder wordt gezien. Het feit dat zaken waar 1400 jaar geleden in de Koran naar worden gerefereerd nu pas worden begrepen in het licht van de moderne wetenschap is een ‘wonder’, maar de openbaringen van verzen vormen uiteraard een hoger doel: God refereert naar fenomenen door middel van deze verzen en tevens naar de lessen en conclusies die wij krachtens deze verzen kunnen trekken, dat wil zeggen dat ook de inhoud van de vers erg belangrijk is. Alle ‘buitengewoonheden’ uit de Koran worden verklaard in verzen met een betekenisvolle inhoud.

 

3- Toen wendde Hij zich tot de hemel die rook was en Hij zei ertegen en tegen de aarde: “Komt, goedschiks of kwaadschiks.” Zij zeiden beide: “Wij komen goedschiks.” [19]

 

Uit de Koran begrijpen wij dat voordat het universum en de aarde diens huidige vorm hadden aangenomen, zij zich in een ‘gasfase’ bevonden. Het universum bestond in het eerste stadium uit de ‘gasfase’ die voornamelijk bestond uit de atomen waterstof en helium.[20] De overige atomen zijn, door de sterren die zijn ontstaan als resultaat van fysische processen, tot stand gekomen. Net als dat het onmogelijk is voor iemand die 1400 jaar geleden met het blote oog het universum observeerde  te weten dat het universum een ‘gasfase’ heeft doorstaan, is het ook onmogelijk dat een dermate belangrijke wetenschappelijke waarheid, die in de 20e eeuw is ontdekt, een toevallige uitspraak zou kunnen zijn.

 

 

                        Wetenschappelijke-Koraanse-Theologie

 

 

Wetenschappelijke-Koraanse-Theologie; hiermee wil ik uitdrukken dat de ontdekkingen van de moderne wetenschap het vertrekpunt vormen waarmee, in het licht van deze ontdekkingen, Koranverzen worden geïnterpreteerd. In het toepassen van deze methode moet men zich behoeden voor dwaze en geforceerde benaderingen van Koranverzen. De benadering die hier wordt toegepast is minder ijverig en tevens voorzichtiger ten opzichte van de Koraanse-Wetenschappelijke-Theologie. Echter, het verkrijgen van gegevens door middel van deze benadering – hoewel deze bescheiden zijn- resulteert in theologische conclusies die laat zien dat de Koran –zonder het forceren van enige betekenis- geschikt is voor interpretaties die gekoppeld zijn aan de bevindingen van de moderne wetenschap. Het zou kunnen dat sommige voorbeelden die onder het onderwerp Wetenschappelijke-Koraaanse-Theologie vallen ook kunnen worden toegepast op het onderwerp Koraanse-Wetenschappelijke-Theologie, waar de Koran het vertrekpunt vormt. Een van de redenen waarom ik deze voorbeelden onder dit onderwerp behandel is om de aandacht te leggen op dat in de relatie tussen de Koran en de moderne wetenschappen er ook nog een alternatief is voor diegenen die een bescheidener en een onberispelijke benadering prefereren. Indien men wenst, dan kan hij sommigen van de drie voorbeelden hieronder bestuderen onder het onderwerp Koraanse-Wetenschappelijke-Theologie; echter zullen deze voorbeelden hier worden toegepast op hetgeen wat ik heb benoemd als Wetenschappelijke-Koraanse-Theologie:

 

  • Dankzij de moderne wetenschap hebben wij kennis vernomen over dat alle materie bestaat uit atomen en dat deze atomen wederom bestaan uit nog kleinere delen. Een van de belangrijkste informatie die micro-fysica ons verschaft is dat deze kleinere delen als paren bestaan. De beroemde natuurkundige Paul Dirac heeft op dit gebied voor zijn werk de Nobel Prijs voor Natuurkunde gekregen. Hierbij bestaan elektronen tegenover positronen, protonen tegenover antiprotonen en neutronen tegenover antineutronen. De kleinere delen van materie bestaat wederom uit paren: namelijk de ‘up’ quark tegenover ‘down’, ‘charm’ quark tegenover ‘strange’, ‘top’ quark tegenover ‘bottom’.[21] Daarmee bestaat alle materie in het universum uit delen die een koppel vormen/gepaard zijn. Dat wil zeggen dat, aangezien alle materie krachtens deze kleine delen uit paren bestaat, alle bestaande materie op zijn beurt ook uit paren bestaat. Met onze kennis hierover kan, met het betrekken van de volgende verzen uit de Koran, de harmonie tussen deze essentële informatie over het universum en de Koran worden ontdekt:

 

Geprezen zij Hij die alles geschapen heeft wat paarsgewijze voorkomt bij wat de aarde voortbrengt, bij hen zelf en bij wat zij niet weten. [22]

 

En alles hebben Wij paarsgewijs geschapen; misschien zullen jullie je laten vermanen. [23]

 

  • Het is een algemeen erkend dat Einstein’s ontdekking van de relativiteitstheorie een van de belangrijkste wetenschappelijke ontdekkingen uit de 20e eeuw is.[24] Met deze theorie is bewezen dat tijd varieert bij verschillende snelheden en zwaartekrachtvelden, waardoor tijd niet onafhankelijk is van de massa en snelheden in het universum maar dat het daarentegen afhankelijk en ‘relatief’ is. Deze ontdekking heeft niet alleen aanmerkelijke gevolgen binnen de wetenschap, maar net zoveel in de filosofie en theologie.[25] Wanneer we aan de hand van deze kennis de Koran lezen en verzen tegenkomen waarin wordt vermeld dat ‘een dag’ gelijk staat aan duizend of vijftigduizend jaar, dan getuigen wij over de overeenkomst tussen de Koran en deze zeer belangrijke uitvinding van de moderne wetenschap:

 

Hij regelt het bestuur vanuit de hemel tot aan de aarde en dan komt het [weer] tot Hem op in een dag waarvan de maat volgens jullie berekening duizend jaren is. [26]

 

Waarlangs de engelen en de geest tot Hem opstijgen, op een dag die vijftigduizend jaren lang is.[27]

 

De moderne wetenschap toont aan dat het universum zich heeft ontwikkeld door verschillende fasen heen.[28] In vele tafsirs (vertalingen) van de Koran is de betekenis van het woord ‘dag’ (yawm) vertaald in de zin van ‘lange periodes’, zoals de bovenstaande verzen ook aangeven. Door middel van onze kennis die wij door de moderne wetenschap hebben verkregen begrijpen we dat, wanneer wij uit de Koran verzen lezen die gaan over de ‘schepping in zes dagen’, dit gelijk staat aan de ‘schepping in zes fasen/perioden’,[29] en dat de tafsirs waarin dit reeds is vermeld meer aanneembaar zijn dan de andere interpretaties. Daarmee is Wetenschappelijke-Koraanse-Theologie een methode die gebruikt kan worden om een selectie te maken tussen de verschillende tafsirs.

 

  • Een van de interessantste fenomenen van het universum is dat wanneer sommige grote sterren aan het einde van diens bestaan veranderen in zwarte gaten of in een pulsar (een type neutronenster). De eerste pulsar is ontdekt in het jaar 1967; toen Jocelyn Bell ontdekte dat bestraling zich verspreidt door middel van regelmatige en snelle slagen (pulses), werd in eerste instantie gedacht dat dit voortkwam uit verspreiding van signalen door buitenaardse wezens. De intrigerende kenmerken van pulsars zijn moeilijk te bevatten. Hoewel de aarde in 24 uur om zijn eigen as draait, draait een pulsar in een seconde meerdere malen om zijn eigen as. Wanneer sterren die groter zijn dan de zon worden omgezet tot een pulsar, worden deze zo klein dat het past in een stad op de aarde. Het gewicht van een lepeltje substantie pulsar staat gelijk aan honderden miljoenen tonnen.[30] Bij het lezen van de Koran is Mustafa Mlivo, met zijn kennis over pulsars, tot de conclusie gekomen dat de volgende verzen refereren naar pulsars:

 

  • Bij de hemel en de nachtster!
  • En hoe kom jij te weten wat de nachtster is?
  • De doordringende ster. [31]

 

Volgens Mlivo zijn pulsars hemellichamen die het meest overeenkomen met de kenmerken van de boven vermelde verzen en dat geen enkele andere hemellichaam verder voldoet aan deze kenmerken: Ten eerste betekent ‘Taariq’ bonzen/slag (Dit woord betekent ook ‘pad’, omdat reizigers tijdens het lopen hun voeten op de grond ‘slaan’). De pulsar staat wegens diens ‘bonzen’ vooraanstaand in zijn relatie tot hemellichamen; Dit hemellichaam heeft zijn naam dan ook verkregen uit het feit dat de straling die het door diens regelmatige bonzen uitstoot, lijkt op het bonzen van een polsslag. Er zijn zowel overeenkomsten tussen ‘ ‘tariq’ en ‘pulsar’ ‘ omtrent diens namen als dat de kenmerken van het woord ‘tariq’ overeenkomen met de kenmerken van ‘pulsars’. ‘Pulsars’ zijn sterren en dragen de eigenschappen van een ster zoals in de derde vers naar wordt gerefereerd. De sterke bestralingen en X stralen die een pulsar uitzendt voldoet tevens aan de doordingende eigenschap, zoals in vers drie wordt vermeld.[32] Bovendien is het waar dat de eigenschappen van een pulsar (diens rotatiesnelheid en gewicht), zoals in de tweede vers wordt vermeld, voor de mens moeilijk te bevatten is. Ik meen dat Mlivo een goed voorbeeld heeft gepresenteerd voor de interpretatie van de Koran dat is gebaseerd op kennis dat is verkregen door middel van de moderne wetenschap. Uiteraard moeten wij bij het maken van dergelijke opmerkingen erbij stilstaan dat zowel onze interpretaties van de Koran als onze wetenschappelijke kennis onjuist kunnen zijn, waardoor wij steeds opnieuw de betreffende zaken moeten examineren. Een dergelijke benadering zal ons helpen om verschillende interpretaties die zijn toegepast bij tafsirs gedurende de geschiedenis, zowel opnieuw te beoordelen als dat het ons zal helpen om de tafsirs te controleren en te corrigeren. Desalniettemin zullen onze nieuwe interpretaties en herzieningen wederom in de toekomst gecontroleerd en gecorrigeerd moetenworden.

 

 

Koraanse-Harmonieuze-Theologie

 

 

De verzen/wonderen die God middels Zijn boodschappers heeft vertoond hebben zich in verschillende vormen aan de mensheid voorgedaan: In de tijdperk van Mozes met  de kikkerplaag,[33] met Salih en zijn kameel[34] of toen Jezus sprak in zijn wieg,[35] waarbij deze van elkaar verschillende gebeurtenissen/openbaringen zijn voorgekomen. Ik ben ervan overtuigd dat, wanneer wij stilstaan bij de diversiteit van Gods openbaringen in de Koran, het vooroordeel van sommige mensen over dat de Koran geen mathematische fenomenen als inhoud kan hebben, fout is. Het boek van God, die het universum heeft geschapen volgens een mathematische formule, kan uiteraard mathematische fenomenen bevatten. Geniën als Newton hebben dan ook gezocht naar mathematische fenomenen in de Heilige Boeken.[36] Bovendien wordt in de Koran de aandacht getrokken naar ‘gecijferde boeken (kitabun markum);’[37] wat kan worden aangenomen als dat de verbintenis tussen de boeken en cijfers niet strijdig is met Sunnatullah (de onveranderlijke wetten van de natuur). Dat dit mogelijk kan zijn is uiteraard geen bewijs voor dat het daadwerkelijk zo is; echter heb ik de behoefte gehad voor een dergelijke introductie hier, omdat wij met betrekking tot dit onderwerp de niet-bevooroordeelde bewijzen dienen te evalueren en ik vaak getuige ben geweest van bevooroordeelde categorische afwijzingen omtrent deze zaak.

 

Ik kan hieronder drie voorbeelden geven over het voorkomen van woorden in de Koran, waar deze woorden overeenkomen met getallen die verwant zijn met universele fenomenen uit de astronomie. Ik heb de behoefte om te vermelden dat –wegens nadelen van slechte historische voorbeelden- bij deze benadering geen betekenis is ontleend aan iets wat zich niet in de Koran voordoet en dat niet een kleinste toevoeging plaats heeft gevonden aan de betekenis van de Koran. Met deze benadering waarbij de aandacht wordt gelegd op de buitengewoonheden van de Koran, dient de bescherming van de Koran die wordt vermeld in acht genomen te worden.

 

  • In de Koran wordt de enkelvoudige vorm van het woord‘yavm/yavman’, dat overeenkomt met ‘één dag’, in totaal 365 maal genoemd.[38] Het belang van dit getal is niet enkel diens relatie met ons kalender, maar vooral het feit dat het een astronomische fenomeen in relatie tot onze wereld weergeeft. Wanneer de aarde eenmaal rond de zon is gedraaid, heeft het tegelijkertijd 365 keer om zijn eigen as gedraaid; dat betekent dat er op aarde 365 maal ‘één dag’ – dag en nacht- plaats heeft gevonden. De aarde ondervindt in zijn stand ten opzichte van de zon 365 verschillende dagen. In de Koran wordt meervoudig de aandacht gelegd op de verschijning van dag- en nacht, wat een van de fenomenen van onze wereld is. De overeenkomst tussen het 365 keer voorkomen van het woord ‘yavm’ in de Koran in relatie tot het astronomische fenomeen ervan is uitermate indrukwekkend. De verzen waar in dit woord in totaal 365 maal wordt vermeld zijn de volgende:

 

 

Rij       Pas-     Rij       Pas-     Rij       Pas-     Rij      Pas-       Rij     Pas-    Rij     Pas-

Nr.       sage     Nr.       sage     Nr.       sage     Nr.      sage       Nr.     sage    Nr.    sage

1. 1:4 62. 7:51 123. 16:124 184. 26:87 245. 40:16 306. 57:13
2. 2:8 63. 7:53 124. 17:13 185. 26:88 246. 40:16 307. 57:15
3. 2:48 64. 7:59 125. 17:14 186. 26:135 247. 40:17 308. 58:6
4. 2:62 65. 7:163 126. 17:52 187. 26:155 248. 40:17 309. 58:7
5. 2:85 66. 7:163 127. 17:58 188. 26:156 249. 40:18 310. 58:18
6. 2:113 67. 7:167 128. 17:62 189. 26:189 250. 40:27 311. 58:22
7. 2:123 68. 7:172 129. 17:71 190. 26:189 251. 40:29 312. 60:3
8. 2:126 69. 8:41 130. 17:97 191. 27:83 252. 40:30 313. 60:6
9. 2:174 70. 8:41 131. 18:19 192. 27:87 253. 40:32 314. 62:9
10. 2:177 71. 8:48 132. 18:19 193. 28:41 254. 40:33 315. 64:9
11. 2:212 72. 9:3 133. 18:47 194. 28:42 255. 40:46 316. 64:9
12. 2:228 73. 9:18 134. 18:52 195. 28:61 256. 40:49 317. 64:9
13. 2:232 74. 9:19 135. 18:105 196. 28:62 257. 40:51 318. 65:2
14. 2:249 75. 9:25 136. 19:15 197. 28:65 258. 40:52 319. 66:7
15. 2:254 76. 9:29 137. 19:15 198. 28:71 259. 41:19 320. 66:8
16. 2:259 77. 9:35 138. 19:15 199. 28:72 260. 41:40 321. 68:24
17. 2:259 78. 9:36 139. 19:26 200. 28:74 261. 41:47 322. 68:39
18. 2:264 79. 9:44 140. 19:33 201. 29:13 262. 42:7 323. 68:42
19. 2:281 80. 9:45 141. 19:33 202. 29:25 263. 42:45 324. 69:35
20. 3:9 81. 9:77 142. 19:33 203. 29:36 264. 42:47 325. 70:4
21. 3:25 82. 9:99 143. 19:37 204. 29:55 265. 43:39 326. 70:8
22. 3:30 83. 9:108 144. 19:38 205. 30:12 266. 43:65 327. 70:26
23. 3:55 84. 10:15 145. 19:38 206. 30:14 267. 43:68 328. 70:43
24. 3:77 85. 10:28 146. 19:39 207. 30:43 268. 44:10 329. 70:44
25. 3:106 86. 10:45 147. 19:85 208. 30:55 269. 44:16 330. 73:14
26. 3:114 87. 10:60 148. 19:95 209. 30:56 270. 44:40 331. 73:17
27. 3:155 88. 10:92 149. 20:59 210. 30:56 271. 44:41 332. 74:9
28. 3:161 89. 10:93 150. 20:64 211. 31:33 272. 45:17 333. 74:46
29. 3:166 90. 11:3 151. 20:100 212. 32:5 273. 45:26 334. 75:1
30. 3:180 91. 11:8 152. 20:101 213. 32:25 274. 45:27 335. 75:6
31. 3:185 92. 11:26 153. 20:102 214. 32:29 275. 45:28 336. 76:7
32. 3:194 93. 11:43 154. 20:104 215. 33:21 276. 45:34 337. 76:10
33. 4:38 94. 11:60 155. 20:124 216. 33:44 277. 45:35 338. 76:11
34. 4:39 95. 11:77 156. 20:126 217. 33:66 278. 46:5 339. 76:27
35. 4:59 96. 11:84 157. 21:47 218. 34:30 279. 46:20 340. 77:12
36. 4:87 97. 11:98 158. 21:104 219. 34:40 280. 46:20 341. 77:13
37. 4:109 98. 11:99 159. 22:2 220. 34:42 281. 46:21 342. 77:14
38. 4:136 99. 11:103 160. 22:9 221. 35:14 282. 46:34 343. 77:35
39. 4:141 100. 11:103 161. 22:17 222. 36:54 283. 46:35 344. 77:38
40. 4:159 101. 11:105 162. 22:47 223. 36:55 284. 50:20 345. 78:17
41. 4:162 102. 12:54 163. 22:55 224. 36:59 285. 50:22 346. 78:18
42. 5:3 103. 12:92 164. 22:69 225. 36:64 286. 50:30 347. 78:38
43. 5:3 104. 14:18 165. 23:16 226. 36:65 287. 50:34 348. 78:39
44. 5:5 105. 14:31 166. 23:65 227. 37:20 288. 50:41 349. 78:40
45. 5:14 106. 14:41 167. 23:100 228. 37:21 289. 50:42 350. 79:6
46. 5:36 107. 14:42 168. 23:111 229. 37:26 290. 50:42 351. 79:35
47. 5:64 108. 14:44 169. 23:113 230. 37:144 291. 50:44 352. 79:46
48. 5:69 109. 14:48 170. 23:113 231. 38:16 292. 51:12 353. 80:34
49. 5:109 110. 15:35 171. 24:2 232. 38:26 293. 51:13 354. 82:15
50. 5:119 111. 15:36 172. 24:24 233. 38:53 294. 52:9 355. 82:17
51. 6:12 112. 15:38 173. 24:37 234. 38:78 295. 52:13 356. 82:18
52. 6:15 113. 16:25 174. 24:64 235. 38:79 296. 52:46 357. 82:19
53. 6:22 114. 16:27 175. 25:14 236. 38:81 297. 54:6 358. 83:5
54. 6:73 115. 16:27 176. 25:17 237. 39:13 298. 54:8 359. 83:6
55. 6:73 116. 16:63 177. 25:22 238. 39:15 299. 54:19 360. 83:11
56. 6:93 117. 16:80 178. 25:25 239. 39:24 300. 54:48 361. 83:34
57. 6:128 118. 16:80 179. 25:26 240. 39:31 301. 55:29 362. 85:2
58. 6:141 119. 16:84 180. 25:27 241. 39:47 302. 56:50 363. 86:9
59. 6:158 120. 16:89 181. 25:69 242. 39:60 303. 56:56 364. 90:14
60. 7:14 121. 16:92 182. 26:38 243. 39:67 304. 57:12 365. 101:4
61. 7:32 122. 16:111 183. 26:82 244. 40:15 305. 57:12

 

 

Aan de andere kant wordt in de Koran de derivaten van het woord ‘yavm’, dat dagen als betekenis heeft, in totaal 30 maal vermeld.[39] Volgens de maandkalender die moslims gebruiken voor onder andere het vasten en de bedevaart, heeft een maand 29 of 30 dagen. De maandkalender ontstaat doordat de maan in 29,53 dagen om de aarde heen draait.[40] Volgens wiskundige methodiek krijgen we bij het afronden van dit getal het cijfer 30 (Bovendien draait de aarde in 365,25 dagen om de zon, wat wordt afgerond in hele getallen als 365). De woorden ‘ayyam/yavmayni’ uit de Koran die ‘dagen’ betekent, komen in de volgende verzen voor:

 

 

 

 

 

Rij nr. Passage
1. 2:80                 Dagen: Ayyam
2. 2:184
3. 2:184
4. 2:185
5. 2:196
6. 2:203
7. 3:24
8. 3:41
9. 3:140
10. 5:89
11. 7:54
12. 10:3
13. 10:102
14. 11:7
15. 11:65
16. 14:5
17. 22:28
18. 25:59
19. 32:4
20. 34:18
21. 41:10
22. 41:16
23. 45:14
24. 50:38
25. 57:4
26. 69:7
27. 69:24
28. 2:203              Twee Dagen: Yavmayni
29. 41:9
30. 41:12

 

 

Wat bovendien van belang is, is dat hier het woord ‘ayyam’ 27 maal voorkomt. Hierover zal ik bij een volgende onderwerp terugkomen met betrekking tot de maan. Het begrip dag komt in verschillende soorten in totaal als volgt voor:[41]

 

 

Yavm (dag) 365
Yavmkhoem (jouw dag) 5
Yavmhoem (zijn dag) 5
Ayyam (dagen) 27
Yavmayni (twee dagen) 3
Yavmyzin (die dag) 70
475

 

 

  • Het begrip ‘maan’ (Qamar) komt in de Koran in alle derivaten in totaal 27 maal voor.[42] De siderale baanperiode van de maan is 27 dagen; dat wil zeggen dat bij de calculatie dat is gebaseerd op de sterren, de maan een baan heeft om de aarde van 27 dagen.[43] Het verschil dat zich voordoet wanneer de aarde om de zon draait wordt door de ‘maan’ binnen twee à drie dagen ingevuld, daarmee tellen de maanden van een maandkalender 29-30 dagen. Dit getal, wat duidelijk te maken heeft met de maan waarvan het woord tevens 27 maal wordt genoemd in de Koran, is een interessant harmonieus voorbeeld. (Wat een ander interessant harmonieus voorbeeld is, is dat het begrip ‘dagen’ als twee derivaten 27 en 3 maal voorkomt. Volgens de maandkalender ontstaan dagen doordat de maan een 27 daagse baan aflegt, en tevens door het ontstane verschil van 2-3 dagen die door de aarde ontstaat, inhaalt. Het begrip ‘dagen’ komt dan ook 27 maal in de vorm van ‘ayyam’ en 3 maal als ‘Yavmayni’ in totaal 30 maal voor.

 

 

Het voorkomen van het woord Maan (Qamar):

 

Rij Nr. Passage Rij Nr. Passage Rij Nr. Passage
1. 6:77 10. 22:18 19. 41:37
2. 6:96 11. 25:61 20. 54.1
3. 7:54 12. 29:61 21. 55:5
4. 10:5 13 31:29 22. 71:16
5. 12:4 14. 35:13 23. 74:32
6. 13:2 15. 36:39 24. 75:8
7. 14:33 16. 36:40 25. 75:9
8. 16:12 17. 39:5 26. 84:18
9. 21:33 18. 41:37 27. 91:2

 

 

  • In de Koran komen derivaten van het woord ‘jaar’ in totaal 19 maal voor. In de astronomie ontstaat de Meton periode in een tijdperk van ’19 jaar’; deze periode is in de astronomie van belang omdat het een gemeenschappelijke factor vormt bij de zonnekalender en de maanden die gebonden zijn aan de maan. Een andere benaming van de Meton periode is Enneadeceateris die 19 jaar (in het Grieks) betekent. De Meton periode verschilt met diens behelzen van 12 jaar in 12 maanden, en 7 jaar in 13 maanden.[44] Bij de toevoeging van een maand aan het zevende jaar van een maandjaar, die korter is dan een zonnejaar, bevindt het maandjaar zich op dezelfde stand als die van het zonnejaar. De enkelvoudige vorm van het woord ‘jaar’ wordt in de Koran 7 maal genoemd, terwijl de meervoudige vorm van dit woord (sinyn) 12 keer wordt vermeld, wat wederom een harmonieuze zaak is.

 

 

De verzen waarin het woord ‘jaar’ in het enkelvoud en meervoud wordt genoemd zijn de volgende:

 

1. 2:96 Enkelvoud
2. 5:26
3. 22:47
4. 29:14
5. 32:5
6. 46:15
7. 70:4
8. 7:130 Meervoud
9. 10:5
10. 12:42
11. 12:47
12. 17:12
13. 18:11
14. 18:25
15. 20:40
16. 23:112
17. 26:18
18. 26:205
19. 30:4

 

 

De Meton Periode is het samen op dezelfde lijn komen van de periodes van de zon en de maan, wat eens in de 19 jaar voorkomt. Een andere interessante kwestie is dat de woorden ‘zon en maan’ in de Koran samen 19 maal voorkomen, wat overeenkomt met het aantal hiervan in de Meton Periode.

 

 

De verzen waar ‘zon en maan’ samen voorkomen betreffen de volgende:[45]

 

Herhaling Hoofdstuk Vers Herhaling Hoofdstuk Vers Herhaling Hoofdstuk Vers
1. 6 96 8. 21 33 15. 41 37
2. 7 54 9. 22 18 16. 41 37
3. 10 5 10. 29 61 17. 55 5
4. 12 4 11. 31 29 18. 71 16
5. 13 2 12. 35 13 19. 75 9
6. 14 33 13. 36 40      
7. 16 12 14. 39 5      

 

 

Wanneer we de vers lezen die overeenkomt met de 19e vermelding van de zon en maand, zien we de overeenstemming tussen betekenis en de mathematische harmonie:

 

en de zon en de maan worden samengevoegd,[46]

 

 

                                                           Conclusie

 

 

Mijn fundamentele principe bij het schrijven van dit artikel is overeenkomstig met de fundamentele principes van vele andere geleerden van Islamitische filosofie. Dit principe betreft dat er geen tegenstrijdigheid kan zijn tussen Gods religie/openbaring/Koran, de correcte wetenschappelijke benadering voor het onderzoeken van Gods geschapen universum en het intellect/correcte filosofie dat ons door God geschonken is. Indien zich een tegenstrijdigheid voordoet, dan is er sprake van een foute tafsir, een foutieve wetenschappelijke benadering of een incorrecte beredenering.

 

Ik geloof dat deze en andere voorbeelden bijdragen aan ons begrip van sommige wijsheden van verzen uit de Koran, zoals hieronder vermeld, die tevens een antwoord bieden aan diegenen die een wonder verwachten van God door de aandacht te leggen  op het feit dat de Koran daarvoor toereikend is:

 

  • En zij zeggen: “Had er dan geen teken van zijn Heer vandaan tot hem neergezonden kunnen worden?” Zeg: “De tekenen zijn slechts bij God en ik ben alleen maar een duidelijke waarschuwer.”
  • Is het dan niet genoeg voor hen dat Wij tot jou het boek hebben neergezonden dat aan hen wordt voorgelezen? Daarin is barmhartigheid en een vermaning voor mensen die geloven.[47]

 

Dat de Koran niet het woord van een mens is of geschreven zou zijn door een uit mensen bestaande gemeenschap wordt bevestigd door vele bewijzen die afkomstig zijn uit verschillende velden. De methode om middels bewijzen uit verschillende velden tot bewijsstukken te komen is niet alleen voor dagelijkse onderwerpen, maar ook voor de wetenschappen ideaal. Deze methode wordt ‘consilience of induction’ (coïnsidentie van inductie) genoemd.[48] De conclusies die hier worden bereikt over de Koran zijn gebasseerd op de ‘buitengewoonheden’ uit dit ‘enkel Boek’ die overeenkomstig zijn met ‘bijzonderheden’ uit vele verschillende velden; daarom kan ik zeggen dat ik hier gebruik heb gemaakt van de methode ‘consilience of induction’.

 

Een andere manier van redeneren die we gebruiken in zowel het dagelijkse leven als in de wetenschappen is het evalueren van alternatieven en daarmee de meest geschikte alternatief uitkiezen.[49] Wanneer in de Koran staat dat de verzen uit het Boek niet nagemaakt kunnen worden, waar tevens ontkenners mee worden uitgedaagd, wordt er naar een dergelijke soort redenering gerefereerd.[50] Het is onmogelijk om een ander –alternatief- boek of werk te noemen dat in zijn ‘geheel’ zowel zeer belangrijke bijzonderheden als buitengewoonheden bevat, waar ik in dit werk slechts naar een klein deel heb gerefereerd. Een dergelijke redenering is een andere methode waar ik gebruik van maak. Deze methode en soort van bewijzen noem ik ‘Het beste argument tussen alternatieven’. Het feit dat een hoop ‘bijzonderheden’ en ‘buitengewoonheden’,  die hier slechts voor een klein deel zijn besproken zich in een ‘enkel Boek’ verzamelen getuigt middels de methodes ‘consilience of induction’ en ‘Het beste argument tussen alternatieven’ dat de Koran onmogelijk door een mens of een gemeenschap tot stand gekomen kan zijn, maar dat het enkel het werk van de Alwetende kan zijn.

[1] Het Koord van Allah (Hablullah) wordt genoemd in de volgende vers: 3- Ali Imran 104.

[2] Ik ben ervan overtuigd dat, al proberen wij slechts één boek te vinden tussen dergelijke boeken omtrent buitengewoonheden dat vergelijkbaar is met de Koran, dit niet zal lukken. Niettemoet moet men vergeten dat deze bijzondere kenmerken in het enkele Boek wordt benadrukt.

[3] 7- Al-A-raf- 117,126; 26-Ash-Shu-ara- 34-51.

[4] 24- Ash-Shu-ara- 60-66.

[5] 7- Al Aa’raaf- 133.

[6] 74- Al-Muddaththir- 25

[7] 2- Al-Baqarah-23; 17- Al-Isra-88

[8] 51- Adh-Dhariyat-47

[9] Aristotle, The Complete Works of Aristotle, Ed: Jonathan Barnes, New Jersey, Princeton University Press, 1984, On The Heavens, Bk. I, Ch. 9.

[10] Newton, Philosophical Writings, Ed: Andrew Janiak, Cambridge, Cambridge University Press, 2004, p. 23.

[11] Immanuel Kant, The Critique of Pure Reason, vert: J.M.D. Meiklejohn, Chicago, William Benton, 1971, p. 135-137.

[12] Caner Taslaman, The Big Bang, Philosophy and God, Istanbul, Nettleberry, p. 28-36.

[13] Stephen W. Hawking, Zamanin Kisa Tarihi, Vert: Sabit Say en Murat Uraz, Istanbul, Dogan Kitap, 1988, p. 47-53.

[14] Aan de andere kant moedigen de verzen uit de Koran, die aansporen tot het beredeneren en om les te trekken,  aan om wetenschappelijk onderzoek te verrichten; de geesten die deze verzen hebben aangespoord, hebben tussen de 7e en 13e eeuw wereldse grootste beschaving met betrekking tot wetenschap teweeggebracht. Het kan niet worden ontkend dat deze beschaving, geformd door de Koran, later is verdwenen, echter vormt deze zaak niet het onderwerp van dit werk.

[15] 21- Al-Anbiya-30

[16] Degenen die deze bestralingen hebben ontdekt hebben tevens de Nobelprijs gewonnen: Ralph A. Alpher en Robert Herman, Genesis of the Big Bang, Oxford, Oxford University Press, 2001, p. 107–129.

[17] De discussie luidt tegenwoordig niet meer om of het universum wel of geen begin heeft, maar wat zich in de eerste seconden van het begin heeft voorgedaan: Steven Weinberg, The First Three Minutes, New York, Basic Books, 1993.

[18] Voor twee voorbeelden over dit onderwerp: Caner Taslaman, The Big Bang, Philosophy and God, p. 111-164; William Lane Craig and Quentin Smith, Theism, Atheism and Big Bang Cosmology, Oxford, Clarendon Press, 1999.

[19] 41- Fussilat- 11

[20] Ralph A. Alpher en Robert Herman, Genesis of the Big Bang, p. 19: Caner Taslaman, Big Bang ve Tanri, p. 56-59.

[21] Hubert Reeves, Ilk Saniye, Vert: Esra Özdogan, Istanbul, Yapi Kredi Yayinlari, 2001, p. 29-43; Murray Gell-Mann, Quark and the Jaguar, New York, W. H. Freedman and Company, p. 177-198.

[22] 36- Ya-Sin-36

[23] 51- Adh-Dhariyat-50

[24] Albert Einstein, Izafiyet Teorisi, Vert: Gülen Aktas, Istanbul, Say Yayinlari, 1998.

[25] Het boek waarin ik het belang van dit onderwerp betreffende filosofie en theologie betoog is: Caner Taslaman, Modern Bilim, Felsefe ve Tanri, Istanbul, Istanbul Yayinevi, 2008, p. 49-66.

[26] 32- As-Sajdah-5

[27] 70- Al-Ma-Arij-4

[28] Caner Taslaman, The Big Bang, Philosophy and God, p. 150-151.

[29] Verzen uit de Koran waarin wordt gerefereerd naar de schepping in zes dagen: 7-Al-A’raf: 54, 11-Hoed: 7, 10-Joenos: 3, Al-Forqaan: 59, 32-Assadjdah: 4, 50-Qaaf: 38, 57-Al-Hadied: 4.

[30] Zie voor kenmerken van pulsars: Erich Chaisson en Steve McMillan, Astronomy Today, 4. Bs., New Jersey, Prentice Hall, 2002, p. 568-579.

[31] 86-Ath-Thariq 1-3

[32] Ik ben dit onderwerp voor het eerst tegengekomen in het boek van Mlivo en weet niet of daarvòòr iemand is geweest die de relatie tussen Tariq en Pulsar heeft gelegd: Mustafa Mlivo, Kur’an Ispred Nauke i Civilizacije, Sarajevo, Bemust, 2001, p. 135-136.

[33] 7- Al-A-raf- 133

[34] 7- Al-A-raf-73

[35] 5- Al-Ma-idah-110

[36] Ayval Leshem, Newton on Mathematics and Spiritual Purity, Dordrecht, Kluwer Academic Publishers, 2003.

[37] 83- Al-Muthaffifin-9, 20.

[38] 83- Al-Muthaffifin-9, 20.

[39] Abdurrezzak Nevfel, Kur’an’da Ölçü ve Âhenk, p. 187-188.

[40] Eric Chaisson en Steve McMillan, Astronomy Today, p. 198.

[41] Wat tevens interessant is, is dat de uitdrukkingen ‘Yavmkhoem en Yavmhoem’ beiden 5 maal; de uitdrukkingen ‘Yavmyzin en Yavm Ul-Kiyama’ beiden 70 maal symmetrisch voorkomen. De harmonie van de Koran is niet slechts waar te nemen met betrekking tot universele fenomenen; maar ook middels de relatie tussen woorden en begrippen uit het Boek. Echter wordt in dit werk geen focus gelegd op dergelijke voorbeelden buiten de astronomie.

[42] Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Istanbul, Erkam Yayinlari, 1995, p. 208.

[43] Jean Meeus, Mathematical Astronomy Morsels, Richmond, Willmann-Bell, 1997, p. 110.

[44] Jean Meeus, Mathematical Astronomy Morsels, p. 53.

[45] http://quranmiracles.com/mmwh/mmlhread.asp?id=4

 

[46] 75- Al-Qiyamah-9

[47] 29- Al-Ankabut-50,51

[48] Robert E. Butts, “William Whewell”, The Cambridge Dictionary of Philosophy, ed: Robert Audi, Cambridge, Cambridge University Press, 1999, p. 850-851.

[49] Vele argumenten die in het dagelijkse leven of in de wetenschap worden gebruikt zoals ‘inference to the best explanation’ (gevolgtrekking uit de beste verklaring) of ‘abduction’ (een selectie waarbij de meest geschikte hypothese als de juiste verklaring wordt aangenomen): Peter Lipton, Inference to the Best Explanation, London, Routledge, 2001.

[50] 2- Al-Baqarah-23, 24; 11- Hud-13, 14.