İslami Düşüncenin Metodoloji Sorunu : Kuran ve Sünnete Yaklaşımlar

İslam tarihi içinde yapılan birçok tartışma, halkın pratik uygulamalarında değişikliğe sebep olmadığı için; zamanında çok ihtilafla, hatta kan dökülmesine sebep olan bu tartışmalar geniş Müslüman kitle tarafından unutulmuştur diyebiliriz. Örneğin Kuran’ın yaratılmış olup olmadığına dair tartışma böylesi bir ihtilaftır. Geniş halk kitleleri “ Kuran Allah kelamıdır” inancını yeterli görmekte, bu imanlarını ilk zamanların hareketli tartışmalarını hiç bilmeden muhafaza etmekte ve de önemli bir bölümü Kuran’ın yaratılmış olup olmadığı tartışmasıyla hiç yüzleşmeden yaşamlarını tamamlamaktadırlar.

Fakat İslami düşüncenin metodoloji sorunu olmuş bitmiş ve tarihte kalmış bir tartışma değildir. Çünkü Müslümanların her gün yaşadıkları hayatın nasıl olacağı ve olması gerektiği metodolojik bu sorunda nasıl bir tavır alınacağıyla ilgilidir. Erkekler sakal bırakmalı mı? Kadınlar başörtüsü giymeli mi, giymeliyse bu başörtüsünün şekli nasıl olmalı? Farklı mezhep üyeleriyle evlenilir mi? Sol elle yemek yenilir mi? Haremlik-selamlık uygulaması yapılmalı mı? Saydığımız tüm bu sorular ve daha binlercesi günlük yaşama içkin sorulardır, bu sorulara verilecek cevap günlük yaşamın nasıl yaşanacağına, insanlar arası ilişkilerin nasıl belirleneceğine sebep olmaktadır.

Bundan 2 – 3 asır önce toplumu şekillendiren din ve gelenek ile erkeklerin ve kadınların kıyafeti, kadın – erkek arası ilişkiler ve yemek yemeden, insan ilişkilerine kadar geniş bir yaşantı düzeni belirleniyordu. Böylesi bir ortamda halkın zihninde din ve gelenek önemli ölçüde özdeşleşmişti ve yaşamın her alanı din ve geleneğin ayırt edilemeyecek şekilde karıştığı bu paradigmanın belirleyiciliği altındaydı. Ama aydınlanma, pozitivizm, modernleşme, hümanizm, feminizm, laiklik gibi akım ve düşüncelerle bu paradigma sarsıldı. En son olarak da küreselleşmenin belirleyiciliği iyice geleneğin yerine geçti. Küreselleşme ile bu sürecin bayraktarlığını yapan Batı medeniyetinin değerleri de küreselleşti. Böylece erkeklerin ve kadınların kıyafetlerinden, kadın – erkek arası ilişkilerden hayatın hemen hemen her alanına kadar küreselleşmenin değerleri gelenek – din karması paradigmaya rakip oldu

Bu rekabet İslami .düşüncenin metodoloji sorunu üzerine olan tartışmaları da alevlendirdi. Artık neyin geleneğe, neyin dine ait olduğunun belirlenmesi yaşamın pratikleri açısından önemli hale geldi. Sakalını kesmeyen erkeğin iş bulması, başörtüsünü çıkarmayan kızın okuması veya haremlik-selamlık uygulamasına bağlı bir kişinin gündelik ilişkiler ağının çok büyük bir bölümüne katılamaması tehlikesi doğdu. İnsanların önemli bir bölümü “gerçekten din” olan için fedakarlık yapmaya hazırdırlar. Fakat sadece “gelenek” için aynısı söylenemez. Bu ortamda medyada ortaya çıkan tartışmalar halkın kafasını iyice karıştırdı. Başörtüsünün veya haremlik-selamlığın dinde olup olmadığı tartışıldı ama bu tartışmaya katılanların çoğu metodoloji açısından tutarlı bir tavır sergileyemediler. Bazen hadislerin güvenilir olmadığını söyleyip bir tavır belirleyenler, diğer bir tartışmada en zayıf kabul edilen hadisler ile fikirlerini desteklemeye çalıştılar.

Tüm bunlar şunu göstermektedir ki eğer İslami metodoloji konusunda baştan bir tavır belirlenmeden tikel konular üzerinde karar verilmeye kalkılırsa; birincisi şahıslar hevalarına göre din oluşturacaklardır, ikincisi ortaya çıkacak kafa karışıklığı artarak devam edecektir. Varılacak sonuçların tutarlı olmasına karşıt iki tane de sakınılması gereken tehdit gözükmektedir:

  1. Tarih içinde oluşan insan yapısı geleneğin, Tanrısal olan  din gibi sunulmasının tehlikesi. Bu tarihten gelen tehdittir.
  2. Küreselleşmenin oluşturduğu insan yapısı geleneklere oluşan özenti ile Tanrısal olan dini, zorlama çekiştirmelerle küresel değerlere uydurmanın tehlikesi. Bu günümüzden gelen tehdittir.

Gelenek, tarihsel kabulü ve uzun zaman dönemindeki geçmişten aldığı güçle belirleyiciliğe soyunur. Geleneğin anti tezi olan modernite ise belli bir fikrin yeni olmasını üstünlük vesilesi sayar ve birçok zaman “yeni”yi “doğru” olarak empoze eder. Tanrı’nın bildirgelerine dayanan din ise Tanrısal bildirimleri her türlü otoritenin üzerinde görür ve her alanda mutlaklığını ilan eder. Tanrısal din, kendine karşıt olacak gelenek ile veya modernite ile uzlaşması düşünülemez. Tanrısal otoriteye karşı tarihten gelmeye dayalı bir meşruiyet de, “yeni”yi “doğru” ile karıştıran bir anlayış da kabul edilemez; bu yüzden Tanrsal din kendisiyle çelişen geleneği de moderniteyi de reddeder.

Fakat, Tanrısal dinin, kendisi ile çelişmeyen geleneği veya moderniteyi reddetmesi için bir sebep yoktur. Kuran’dan dinde açıklanmayan hususların “bağışlanmış” alanda olduğunu anlıyoruz (5-Maide Suresi – 101). O zaman, din alanının dışındaki bu “bağışlanmış” alanın bireyin insiyatifinde olduğunu kabul etmek gerekir. Burada asıl olan, doğru bir metodoloji ile geleneği dinden ayırarak ve bu ayrımı yaparken küreselleşmenin değerlerine göre çekiştirme yapmamaya özen göstererek neyin “din” neyin “bağışlanmış” olan olduğunu belirleyebilmektedir. Örneğin böylesi bir kaygıyla erkeklerin kıyafetlerinin dinen nasıl olması gerektiği sorunu ele aldığımızı düşünelim. Ortaya koyulan metodoloji sonucunda şalvar, sarık, cübbe gibi kıyafetler giymenin veya sarı, kırmızı kıyafetler giymemenin din ile alakası olmadığı kanaatine vardığımızı düşünelim. Vardığımız sonuç kravat veya ceket giymenin dinen daha iyi olduğu anlamını taşımaz. Artık geleneğin kıyafetleri olan şalvar, sarık, cübbe ile modernite sonucu yaygınlaşan kravat veya ceket giymenin hangisinin “daha uygun” kıyafetler olduğu bir modernite-gelenek tartışması olarak yapılabilir. Ama ortaya konan metodoloji erkek kıyafeti ile ilgili bu alanı Maide Suresi 101’deki “bağışlanmış” alan olarak tespit ediyorsa; bu metodolojinin istediği modernite-gelenek arasındaki gerilimin din-modernite veya din-gelenek şeklinde bir geleneğe dönüştürülmemesi, tartışmalarda dinin alet olarak kullanılarak bir görüşün diğerine üstünlük sağlaması amacıyla kullanılmasıdır.

Ortaya çıkan sorunların önemli bir kaynağının kıyafetten tuvalet adabına, yatış şeklinden gündelik hayatın hemen hemen her yönüne tüm yaşantıların dinsel referansla meşrulaştırılmaya çalışması olduğu gözükmektedir. Böylesi geniş bir alanın dinsel meşrulaştırılma ile belirlenmeye çalışılması, tanrısal dinin insan fikirleri ile genişletilmesine sebep olmuştur. Sonuçta “İslam” denilince akla gelen hayata dair pratiklerin önemli bir kısmı halkın zannettiğinin aksine, Tanrısal olmak yerine insani oluvermiştir.

İnsani olan unsurlara referans olan gündelik hayata dair şekillendirme yapmak kolay değildir. Fakat ontolojisinin merkezinde Allah’ın yer aldığı dinin, bu ontolojisinden alınan güçle gündelik hayatın tüm detaylarını “sevap”, “günah” gibi başlıklar altında belirlemenin gücünden faydalanmak istenmiştir. Bu yönden aslen “insani” olan alanın, Tanrısal olarak (din olarak) sunulmasını sağlayan metodolojiler ön plana çıkartılmıştır. Birçok zaman bu, dine zarar vermek adına veya dini tahrif etmek için yapılmamıştır. Fakat niyet ne olursa olsun sonuç “insani” unsurların Tanrısal din ile karışmasın yol açmıştır.

Bu anlayışın ortaya çıkmasına yol açan metodolojinin ortaya konmasında özellikle İmam Şafi’nin rolü çok önemlidir. O, sünnetin dindeki otoritesini Kuran ile eşitlemiştir. Şafi’den önce ve O’nun dönemindeki insanların bir çoğu sünnet ile tuvaletten sofra adabına kadar çok geniş bir alanı algılamıyorlardı. O’nunla beraber Sünnet’in ne olduğu, bu kavramdan ne anlaşılması gerektiği ile ilgili soruya; Sünnet’i mümkün olan en geniş şekilde anlayan anlayış hakim olmaya başlamıştır. Üçüncü ve dördüncü yüzyılda yazılan ünlü hadis kitapları ile haberi vahidlerin; tek bir ravi zinciri ile nakledilen hadislerin dindeki otoritesi iyice güçlendi. Sünnet ile hadisler birbirine eşitlendi.  Bu ise hadis metodolojisinin tüm sorunlarının İslam düşüncesinin en önemli metodoloji sorunu olmasına yol açtı.

Kuran’ın 6500 civarındaki ayetine karşılık yüz binlerce hadis ortaya çıkmıştı. Her ne kadar “makam” olarak hadislerin otoritesinin ikinci sırada olduğu söylendiyse de;doğruluğun güvenilir kaynağı olmakta haberi vahidler ile Kuran ayetlerinin arası ayrılmadı. Bu ise hacim olarak Kuran’dan kat kat fazla olan hadislerin dindeki belirleyiciliğini Kuran’ın da önüne geçirdi. Oysa Buhari gibi bir çok ünlü hadis bilgini mana ile rivayeti meşru görmüşlerdi. Bu ise, hadisin gerçek anlamını anlamayan ravilerin ve yorumların peygamberin anlayışına ciddi tahribat yapabilmesine kapıları açmak demekti. Ayrıca hadis metodolojisindeki tartışmalarda cerh-tadil gibi konularda otoritelerin uzlaşamaması; bir alimin “en güvenilir” gördüğü kişinin, diğer bir alimce “insanların en güvenilmezi” kabul edilmesi de bir çok mevzu hadisin  ayıklanamadığının en çarpıcı göstergelerinden biridir. Ayrıca recm konusu gibi bazı olaylarda hadislerin, Kuran’ın hükmünü nesh edebileceği de söylenmiştir ki bu aslında, kimi durumlarda hadislerin otoritesinin Kuran’ın otoritesinin üzerine çıkarıldığını gösterir.

İslam üzerine yapılacak bir metodoloji girişiminin -ki  mutlaka yapılmalıdır- en başta Şafi’nin ortaya koyduğu metodoloji ile ve haberi vahidlerin dindeki otoritesiyle hesaplaşması gerekmektedir. Günümüzdeki Hanefi mezhebinin bile ehli-rey kimliğinden çıkartılarak Şafi’nin metodolojisine göre değişime uğratıldığı görülmektedir. Bizim kanaatimizce, Kuran’ın otoritesini genişleten, haberi vahidlerin otoritesini sorgulayan ve dinin belirlemesinin dışında geniş bir “bağışlanmış” alan olduğunu gösteren bir metodolojinin oluşturulması gerektirilmektedir.

İslam’ı daha iyi anlamak ve anlatmak için oluşturulan bir metodolojinin, toplumların geniş bir kesiminin dinsel pratiklerini belirleyen tasavvuf düşüncesi ve tarikat geleneklerini de sorgulaması gerekir. Bazı tarikatlar “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” gibi bizce mevzu olan hadisler ile ve “ölünün kendisini ölü yıkayıcısına teslim ettiği gibi şeyhine bırakma” gibi ilkeler ile müntesiplerini şeyhin mutlak otoritesini teslim ettirmekte ve bu teslimiyeti dinsel bir gereklilik gibi göstermeye çalışmaktadırlar. İslami metodoloji açısından, tarikatta olanların ve olmayanların ayrı metodolojilere bağlı olmaları düşünülemez. Kuran’ın otoritesi bir tarikat mensubu için neyse, mensubu olmayan için de aynıdır. Bu ilke birçok kişi tarafından dile getirilse de uygulamada çok aksaklıklar olmuştur. Mevzu hadislerin dinsel alanı genişletmesine engel olmak gerektiği gibi, şeyhlerin rüyaları, batıni bilgileri veya seyri süluklarıyla “yeni dinsel bilgiler” üretmelerinin mümkün olmadığının da ortaya konacak metodolojide önemle belirtilmesi gerekir.

Ortaya konacak metodolojinin düzeltmesi gerekli olan en temel sorunlar bizce şöyledir:

  1. Haberi vahidlerin dindeki otoritesi.
  2. Mezhep mukallidliği ile din anlama.
  3. Dinsel alanı genişleten “sahte otoritelerin” deşifresi

Kuran’ın dindeki otoritesini güçlendirmeye ve Maide Suresi 101’de de işaret edilen “bağışlanmış” alanın genişletilmesine dayanmasının gerektiğini düşündüğümüz metodolojinin dikkat etmesi gerekli iki tehlike ise şöyledir:

  1. Din ile karışan geleneklerin gücünden çekinme veya bu geleneklerle zihnin yoğrulması yüzünden, Tanrısal din ile karışan insani gelenekleri ayıklayamama.
  2. Küreselleşme ile gelen değerlerinin popülerliği ve cazibesi ile, bu değerlere dini uydurmaya çalışarak dinde tahrifat yapma.

Cahiliye Şiiri ve Kuran

Kuran’ın cahiliye şiirinden (Kuran vahyedilmeden önceki Arapların şiirlerinden) etkiler aldığına dair iddialara bu yazıda cevap verilecektir.

Bunun cevabı öncelikle şudur: Kuran’ın vahyedildiği dönemde, Kuran’ın muhataplarının önemli bir bölümü cahiliye şiirini çok iyi bilen kişilerdi. Bunlardan birçoğu Peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğu iddiasına itirazlar getirmeye çalıştılar; Peygamberimize “deli” veya “sihirbaz” denmesi gibi suçlamaları ve bunların cevaplarını Kuran’da görüyoruz. Eğer Kuran’la cahiliye şiiri arasında bir benzerlik bulunsaydı, o dönemin putperestleri şuna benzer iddialarda da bulunmuş olmaları gerekirdi: “Bu adam, cahiliye şiirini kopyalayarak bizi kandırmaya çalışıyor.” Oysa cahiliye şiirini gayet iyi bilen o dönemin putperestlerinde buna benzer bir iddiaya rastlanmamaktadır. Kısa zamanda Arap yarımadasına İslam’ın hakim olması da böylesi bir benzerliğin olmadığının kanıtıdır. En ufak alışkanlığını insanın bırakması çok zorken, atalarından gelen dinlerini ve birçok alışkanlıklarını İslam’dan sonra değiştiren, İslam için canlarını ortaya koyan Arap yarımadası halkı cahiliye şiiri ile büyümüşlerdi. Kuran’ın Allah’ın vahyi olmadığı, başka yerlerden (mesela cahiliye şiirinden) derlendiği kanaatinde olsalardı, bu kadar büyük bir değişimi yaşamaları ve Kuran-İslam yolunda hayatlarını ortaya koymuş olmalarını hiçbir mantık kabul etmez.

Tarihsel bir vaka olarak, cahiliye şiirinin en önemli isimlerinden, putperest hakimiyetindeki Kabe’ye asılan muallakaların (o dönemde Kabe duvarına asılmak için seçilen ve kutsallık atfedilen yedi şiir) yazarlarından Lebid’in, Kuran’ın edebi üslubunun etkisiyle Müslüman olduğu, “Kuran’ı duyunca bir daha şiir yazmak bana yakışmaz” diyerek şiir yazmayı bıraktığı bilinmektedir. Cahiliye şiirinin bu önemli uzmanı gibi kişiler, eğer Kuran ile cahiliye şiiri arasında bir benzerlik olsaydı bunu rahatça tespit edecekler ve gündeme getireceklerdi. Oysa tersine, bunlar Kuran’ın bambaşka olduğunu ve cahiliye şiiri gibi insani üretimlerin Kuran ile yarışamayacağını beyan ve tasdik etmişler, bu tasdikleri de lafta kalmamış tüm hayatlarına buna göre yön vermişlerdir.

Burada saptanması gereken önemli husus, günümüzde “cahiliye şiiri” olduğu söylenenlerin mahiyetinin ne olduğudur. “Cahiliye şiiri” olarak günümüze aktarılan şiir, ilk olarak Kuran’ın vahyedilmesinden sonraki 2.-3. yüzyılda karşımıza çıkmaktadır; bazılarının sandığı gibi Kuran vahyedilmeden önceki dönemden kesintisiz gelen bir kaynak söz konusu değildir. (Konuyu bilen hiç kimsenin böylesi bir iddiası yoktur.) Birçok Oryantalist “cahiliye şiiri” olarak anılan şiirin Kuran’ın vahyinden sonra uydurulduğunu ifade etmişlerdir. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayan ünlü Arap dili ve şiiri uzmanı Taha Hüseyin de “cahiliye şiiri” olarak kitaplarda aktarılanların İslam uygarlıklarının döneminde yazılmış şiirler olduğunu saptamıştır. Bunlara göre “bir şiir ne kadar eskiyse o kadar makbuldür” anlayışıyla ve “kendi tarihini şanlı gösterme” gayretiyle, “cahiliye şiiri” başlığıyla şiir nakledenler, kendilerinin şiirlerini ve yaşadıkları dönemin yakın döneminde işittikleri şiirleri Kuran vahyedilmeden önceki dönemlere atfettiler.

Burada şunu da göz önünde bulundurmalıyız; Taha Hüseyin’in bahsettiği şekilde şiir uydurulduğu dönemde Müslüman toplumlarının hayatlarını, zihinlerini inşa eden an önemli metin Kuran’dı. Yani bu dönemde “cahiliye şiiri”ni uyduranların zihinlerine de yetiştikleri kültüre de Kuran hakimdi. Bu ise mevcut şiirlerin bir kısım mısralarıyla Kuran arasında neden benzerlik olduğunun açıklamasıdır. “Cahiliye şiirleri” putperest dönemde yazıldığı için bu şiirlerden beklenen bunların birçoğunun putlara övgülerle dolu olmasıdır; fakat bu şiirlerde böylesi bir özelliğin gözlenmemesi ve İslami öğelere rastlanması ünlü Arap dili ve şiiri uzmanı Taha Hüseyin’in tespit ettiği gibi bu şiirin Kuran vahyedildikten sonraki dönemlerde uydurulduğunun delillerindendir.

Önemli bir hususu bir kez daha tekrar edeyim; bazılarının sandığı gibi cahiliye döneminden kesintisiz gelen ve bu dönemin şiirlerini aktaran yazılı bir belge kesinlikle mevcut değildir. İlk olarak “cahiliye şiiri” olarak aktarılan şiirler, yazılı bir şekilde Kuran vahyedildikten sonraki (Hicri) ikinci yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzyılda karşımıza çıkan kaynaklarda aktarılan şiir ise çok azdır, asıl büyük çoğunluk bu asırdan sonra aktarılmıştır. İkinci asırda “cahiliye şiirleri” olarak şiirleri ilk yazıya geçiren Hammad er-Raviye’dir (şiirleri hafızasından nakleden büyük ravilere “Raviye” denmektedir). O da putperest hakimiyetindeki Kabe’ye asılan yedi muallaka gibi çok az bir şiir nakletmiştir. Bu arada Hammad er-Raviye’nin öğrencisi Halef el-Ahmer’in cahiliye şairleri adına şiir uydurduklarını itiraf ettiği birçok kitapta belirtilmektedir. Er-Raviye’ye yakın dönemde yaşamış olan Mufaddal ed-Debbi de kitabı Mufaddalliyat’ta “cahiliye şiirleri”nden derleme yapmıştır. Bunlardan sonra üçüncü asrın başlarında vefat eden Asmai’nin kitabı Asmaiyyat da “cahiliye şiirleri”ni derlemiştir. İkinci asırdaki bu kitaplarla nakledilen ve “cahiliye şiiri” olduğu söylenen şiirlerin sayısı oldukça düşüktür. Ancak Hicri 231’de vefat eden hem İslam dönemi hem “cahiliye dönemi” şiirini nakleden Cumahi’nin kitabından sonra “cahiliye şiiri”ni nakleden hacimli kitaplar gözükmektedir. Bu döneme kadar şiirlerin kulaktan kulağa nakledildiği ve şiirini makbul göstermek için birçok kimsenin geçmiş dönemlere atfettiği hatırlanırsa, bu şiirlerin neden cahiliye döneminde söylendiği iddiasının güvenilmez olduğu anlaşılır. Çok daha titiz olunmasına rağmen benzer şekilde (iki asır ezberden nakilden sonra yazılan) toplanan hadis kitaplarında bile birçok mevzu (uydurma) hadis olduğunu hatırlarsak, neden “cahiliye şiiri” olduğu iddia edilen şiirlerin güvenilmez olduğu anlaşılır.

Sonuçta “cahiliye şiiri” olduğu iddia edilen şiirlerin; hem metinlerini incelediğimizde putlara övgü yerine İslami motifler taşımaları gibi özelliklerinden, hem birkaç yüzyıl sadece ezberle korunmaları gibi güvenilmez bir metotla aktarılmalarından, hem şiirini daha değerli göstermek isteyenlerin uzak geçmişe bunları atfettiğinin anlaşılmasından, hem de bu şiiri aktarma faaliyetlerinde yer alanların itiraflarından güvenilmez oldukları anlaşılmaktadır. (Bu söylediklerimiz, elbette hepsinin uydurma olduğu anlamını taşımamaktadır.) Bu şiirlerin uydurulduğu dönem ve yerde, insanların zihinlerinin Kuran ile şekillenmeleri gibi sebeplerle ise bu uydurmalarda Kuran’ın etkisinin de olduğu anlaşılmaktadır. Sonuçta “cahiliye şiiri” diye aktarılan şiirin bazı mısralarıyla Kuran arasında bir benzerlik görüldüğünde; bu benzerliğin, Kuran’dan etkilenen şairlerin bu şiirleri uydurmasından kaynaklandığı anlaşılmalıdır. Nasıl ki belli tip bir müziği dinleyen veya belli bir şairi okuyanların sonradan yazdıkları söz ve şiirlerde bu etki gözüküyorsa; Kuran’ın zihinleri şekillendirdiği bir asırda uydurulan bu şiirlerin kimi mısralarıyla Kuran arasında bir benzerlik görülmesinde şaşılacak bir durum yoktur.

Not: Bu yazıyı hazırlarken derin birikiminden faydalandığım İSAM Arap dili edebiyatı ilim heyeti başkanı Prof. Dr. İsmail Durmuş’a teşekkür ederim.

Caner Taslaman

Cennette Cinsellik ve Huri Meselesi

Hakkında çok konuşulan, din düşmanları tarafından istismar edilen bu konu hakkındaki görüşümü kısaca açıklayacağım. Öncelikle temel yöntemimi ortaya koymalıyım.
Bu konuyu Kuran temelli ele alıyorum (Hadislerde bu konu hakkında birçok uydurmalar -mevzu hadisler- olduğu kanaatindeyim). Bu söylediğimin açılımı şudur: Bu konuda Kuran’ın söylediği doğru, Kuran’la çelişen yanlış, Kuran’da açıklanmayan mümkün kategorisindedir. İşin doğrusu, bu konuda, birçok başka konuda olduğu gibi, en temel sorun, bu metodun geçerliliğini anlamayla ilgilidir.
Şimdi bunlara dayanarak şu soruya cevap verelim: Kuran’da cennette cinselliğin olup olmayacağı, ya da nasıl olacağı veya hurilerin cinsel bir ödül olduğuna dair açık bir ifade var mı? Bu sorunun cevabı açıkça “Hayır”dır. Yani Kuran’da ahirette cinsel yaşamın detayları olmadığı gibi olduğuna veya olmadığına dair açık bir ifade de yoktur. Bu açıdan bakıldığında ahirette cinselliğin olması “mümkün” kategorisindedir. Ahirette insan nefsinin istediklerinin karşılanacağını söyleyen ayetlere (41-Fussilet-31ve 43-Zuhruf-71) binaen, ahirette cinsellik olacağı beklentisi, bence makul bir beklentidir. Fakat orada, insanın, yeni bir şekilde yaratılacağını ifade eden ayetlere (Bakınız: 56-Vakıa-61) binaen, açıkça belirtilmeyen bu hususu “mümkün” görmeme rağmen, bu yeni yaratılışta böyle bir şeyi arzu edip etmeyeceğimizi bilemeyeceğimizi saptamakta fayda var. Cennetteki insanların hoşuna gidecek birçok nimetin gerçek vasıflarını hiç kimsenin bilmediğini söyleyen 32-Secde-17 ayeti, bu konuda olması gerekli zihinsel tavra ışık tutmalıdır.

Kuran’da, cennetteki nimetlerin gerçek vasıflarını kimsenin tam olarak bilemeyeceği belirtildiğine göre, Kuran’ın bu nimetleri anlatmasının tek yolu “benzetmelerle anlatım” (teşbih) yapmaktır (3-Ali İmran Suresi-7. ayet Kuran’da “benzetmeli anlatım”ın –müteşabih- önemini göstermektedir.) Diğer yandan Kuran’dan, ahirette, dünyadan daha çok nimetin, büyük bir saltanatın (76-İnsan Suresi-20) olduğunu öğreniyoruz; kısacası Kuran’da tüm detayların değil, bilakis sadece bazı kesitlerin anlatılması kaçınılmazdır. Sonuçta Kuran’da, ahirette olanların “benzetmeli anlatım” ve “bazı kesitleri aktarmak” suretiyle aktarıldığını hep aklımızda tutmalıyız. Bu ise Kuran’da anlatılanların cennetteki nimetlerin tam olarak aktarılması olmadığı (çünkü benzetme tam aktarma değildir), fakat orda olanları anlamamız için ipucu niteliğinde olduğu; ayrıca Kuran’da haberi verilmeyen birçok nimet olduğu, anlatılanların var olanların ufak bir kısmı olduğu anlamına gelir.

Gelelim cennette cinsellik olduğunu ifade ettiği düşünülen ayetlerin ve huri meselesinin incelenmesine. Bu konuda önemli gördüğüm şu birkaç hususu ilgili ayetlerle beraber kısaca inceleyeceğim:

1- HURİLER ERKEKLERE VERİLEN BİR ÖDÜL MÜ?

Arapça’da, başka birçok dilde olduğu gibi, erkek-kadın karışık topluluklara ve sırf erkeklerden oluşan topluluklara kullanılan fiiller ortaktır. Sonuçta cennetlikler için bu tip fiiller kullanıldığı gibi cehennemlikler için de aynı fiiller kullanılır. Bu ödül veya cezaların sırf erkeklere mahsus olduğunu düşünemeyeceğimiz gibi “hurilerin” sırf erkekler için bir ödül olduğunu düşündürecek bir Kurani ifade de yoktur. Bu konuda tefsirci Prof. Dr. Mehmet Okuyan şöyle demektedir: “Kur’ân’da eğer kadınlarla ilgili çok özel bir mesele gündeme getirilecekse, onlara ait dişi zamirler veya kullanımlar devreye sokulur. Eğer önemli bir fark yoksa o zaman cümlelerin içerisinde erkek ve kadın ayırımı yapılıyorsa da sonuçta tek sığa tercih edilir ki bu da müzekker, yani erkek sığadır.”

Burada dikkat çekilmesi gerekli husus “huri” kelimesinin Arapçada dişi veya erkek bir kelime olmadığıdır. Bu kelime “gözünün beyazı bembeyaz, tertemiz, güzel” gibi anlamlara gelmektedir. Kuran’da hurilerin insanlarla “eşleştirileceği” (zevvecnahum) ifade edilmektedir (Bakınız: 44-Duhan Suresi-54, 52-Tur Suresi-20); fakat bu eşleştirmede cinsellik olduğu şeklinde bir beyan yoktur. Nitekim Kuran’da nefislerin eşleştirilmesi için (Bakınız: 81-Tekvir Suresi-7), ahirette insanların gruplar şeklinde birleştirilmesi için (Bakınız: 56-Vakıa Suresi-7) de aynı kelime (zevc) geçmekte, fakat buradaki “eş, grup olma” anlamındaki “zevc” kelimesinden kimse cinsel ilişkili bir eşleştirmeyi anlamamaktadır. Peki niteliği bilinmeyen bir varlığın insanlarla buluşturulmasından ne hakla kesin şekilde cinsellik anlamını, hem de sadece erkekler için çıkarmaktayız, üstelik kelimenin kendisi bir dişi kelime bile değilken? Cennet nimetleri, bu dünyada yapılan iyiliklerin ve Allah’ın hem erkeklere hem kadınlara rahmetinin bir sonucuyken, bu şekilde bir tefsirin, erkek merkezli ve Arap zihniyeti merkezli bir tefsir anlayışından kaynaklandığını düşünmekte haksız mıyız? Kuran’da bahsedilen hurilerin, cennete girecek insanların arkadaşları veya hizmetçileri veya rehberleri gibi bir vazifeleri olabileceğini de düşünmek pekala mümkünken, neden onların “cinsel partner” olduğunda ısrar edilmektedir? İşin en iyisi, Kuran’da anlatılan kesitte hurilerin fonksiyonunun anlatılmadığını saptayarak, “fonksiyonları nedir” sorusuna “bilmiyoruz” cevabını vermektir.

Allah isteseydi, Kuran’da cinsellik için kullanılan “lamese” gibi kelimelerle, hurilerle cinselliğin olacağını açık bir şekilde beyan edebilirdi; böylesi açık bir beyan yokken, cenneti daha çok erkekler için hazırlanmış bir alan gibi gösteren ve insanlara (sadece kadınlara veya sadece erkeklere değil) yaptıklarının karşılığının verileceğini söyleyen Kuran ayetlerinin ruhuna ters bu anlayışı reddetmeli, Kuran’da anlatılmayan detayları “bilmiyoruz” demeyi bilmeliyiz. Bunların cinsel tatminle ilgili ilgili bir fonksiyonları varsa bile, mevcut Kuran ayetlerinden hareketle bunun kesin bir şekilde ifade edilmesi mümkün değildir.

2- KURAN’DA CENNETTEKİ BAKİRE KADINLARDAN BAHSEDİLİYOR MU?

Kuran’da bakireliğe atıf olduğu, böylece cennette cinselliğe atıf yapıldığı söylenmiştir. Bu konuda üç ayet gündeme getirilmiştir: 55-Rahman Suresi-56, 74 ve 56-Vakıa Suresi-36. ayetler. Şimdi bu ayetleri sırasıyla inceleyelim:

55-Rahman Suresi-56. ve 74. ayetlerde, daha önce insanların ve cinlerin onlara dokunmadıkları, temas etmedikleri geçmektedir (Lem yatmishunne insun kablehum ve lâ cânn). Fakat Kuran’da başka hiçbir yerde, bu ayette “yatmishunne” ifadesiyle belirtilen “temas, dokunma” cinsel ilişki için kullanılmamış; “lamese” (5-Maide Suresi-6), “eta” (2-Bakara Suresi-222), “messe” (2-Bakara Suresi236, 237), “başera” (2-Bakara Suresi-187) tipi fiiller cinsel ilişki için kullanılmıştır. O zaman Rahman Suresi 56 ve 74’ten “kimsenin önceden sahip olmaması, kimsenin dokunmamış bile olması” gibi bir anlamı anlamak daha doğru değil midir? Burada açıkça cinselliği ifade eden bir anlam yoktur. Üstelik eğer bu ayetlere bazılarının yaptığı gibi “insanların ve cinlerin hurilerin bakireliğini önceden bozmadığı” gibi bir anlam verilirse, insanlarla cinlerin aynı tip bir varlıkla cinsel ilişkiye girebilme ihtimalini düşünmek gibi bir zorluk da ortaya çıkmaktadır.

56-Vakıa Suresi-36. ayetine ise “o hurileri bakireler kıldık” anlamı verilmiştir. Oysa ayette “huri” diye bir ifade yoktur. Önceki ayetlerde birçok cennet nimetlerinden bahsedildikten sonra 34. ayette “yükseltilmiş oturma alanlarından” bahsedilir, 35. ayette “onların yeni bir şekilde oluşturulduğundan” bahsedilir, 36. ayette geçen “ve cealna hunne ebkaran” ifadesini o zaman “daha önce onları hiç kimse kullanmamıştır” şeklinde çevirmek daha uygundur. “Onları” ifadesini ise ayette ve ayetin yakınlarında bir yerde hiç olmayan “huri” ifadesine yollamak yerine, ayetin en yakınında, 34. ayette bahsedilen “oturma alanlarına” (furuşin) göndermek dilbilim açısından en uygunudur. 37. ayette geçen “Uruben etraba” ifadesini ise “uruben” kelimesini “kusursuz”, “etraba” kelimesini ise “uyumlu, denk” olarak yani “kusursuz, uyumlu” şeklinde çevirmek uygun olacaktır.

3- HURİLERİN “İNCİ”YE BENZETİLMESİ CİNSEL BİR İMA MIDIR?

Huriler Kuran’da “inci”ye (56-Vakıa Suresi-23) benzetilmektedir. Bu benzetmeyi bile bir cinsel ima olarak değerlendirenler olmuştur. Oysa Kuran’da ahiretteki çocuklardan (vildan) bahsedilirken bunlar da inciye benzetilmektedir (76-İnsan Suresi-19). Kuran’da “vildan” ifadesinin “çocuklar” anlamında kullanıldığı 4-Nisa Suresi-75, 98, 127. ve 73-Müzemmil Suresi-17. ayetlerden de anlaşılmaktadır. Herhalde çocuklar için “inci” benzetmesi var diye çocuklarla cinsel ilişkiye girildiğini düşünebilecek kimse yoktur! Aynı şekilde Kuran’daki “genç” anlamına gelen “gılman” için de 52-Tur Suresi-24’te “inci” benzetmesi yapılmaktadır; fakat bundan da cinsellik anlamı çıkarılmamıştır. Peki o zaman huriler için böylesi tanımlamalar olmasından hareketle hangi hakla bu ifadenin kesin bir şekilde cinselliği kastettiğini söyleyebiliriz? (55-Rahman Suresi—58. ayetteki “yakut” ve “mercan” benzetmeleri de bu çerçevede düşünülmelidir.)

4- KURAN’DA AHİRETTE “GÖĞÜSLERİ YENİ TOMURCUKLANMIŞ DİLBERLER”DEN BAHSEDİLİYOR MU?

78-Nebe Suresi-33. ayetteki Arapça “kevaıbe etraben” ifadesine birçok Türkçe mealde “göğüsleri yeni tomurcuklanmış yaşıt kızlar” anlamı verilmiştir, hatta bazıları “dilberler” diye bile çeviriye ilave yapmıştır. Burada “etraben” ifadesi “uyumlu, denk” anlamına gelmektedir; “kevaıbe” kelimesi ise “göğüsleri yeni tomurcuklanmış (dilber) kızlar” olarak çevrilmiştir. Oysa ayette ne “dilber” vardır, ne “göğüs” vardır, ne de “tomurcuklanma” vardır. Öncelikle şunu belirtelim Arapça’da “kevaıbe” kelimesinin de “etrab” kelimesinin de dişili erkeği aynıdır; yani bu kelimeler dişilik ifade etmemektedir. Prof. Dr. Mehmet Okuyan “kevaıbe” kelimesine, bu kelimenin anlamlarından olan “kaliteli, değerli” anlamlarının verilmesini uygun görmektedir; buna göre bir önceki ayette (32. ayet) belirtilen “bahçeler, üzüm bağlarının” veya genel olarak cennet nimetlerinin “kaliteli ve (insanların kullanımına) uygun” olduğu bu ayetten anlaşılır. Eğer bazılarının verdiği anlam olan “genç” anlamı bu ayete verilirse; “erkeklerde bıyıkların terlemesi” ve “kızlarda göğüslerin tomurcuklanması” gençlik alametidir, fakat genç erkeği belirtmek için çeviride genç erkeğin alameti üzerinden “bıyıkları yeni terlemiş” diye çevirirseniz kimse bundan bir cinsel içerik anlamayacakken, genç kızlığın alameti alan “göğüsleri yeni tomurcuklanmış” ifadesiyle çevirirseniz nasıl cinsel çağrışımlar yapacağı açıktır. (Bu tarz çevirileri ateistlerin ve İslam düşmanlarının nasıl istismar ettiğini hatırlayalım.) Dişil bir yapısı olmayan “kevaıbe” kelimesinin, bu ayette “genç kız” olarak çevrilmesi yerine -Okuyan’n yaptığı gibi- “kaliteli, değerli” anlamında alınmasını daha uygun buluyorum ama bu kelimeyi “genç kız” anlamında alanların da, hiç olmazsa, bu kelimeyi bu temel anlamıyla “yaşıt gençler” veya “yaşıt genç kızlar” şeklinde çevirmesi ve ayetin ne öncesiyle ne sonrasıyla ne mantıkla bağdaşmayacak şekilde bu cinsel içerikli çağrışımı yapmamaları gerekirdi.

SONUÇ

Sonuçta Kuran’da, ahirette cinsel bir yaşamın olduğu veya olmadığına dair açık bir ifade olmadığı gibi, “hurilerin” erkeklerin cinsel partnerleri olduğuna dair bir ifade de yoktur. “En çok salavat getirene ahirette en çok huri verilecektir” gibi, metinlerinden uydurma olduğu rahatlıkla anlaşılabilecek hadislere bu yazıda yer verilmedi, merak edenler, Kuran’da olmayan huri algısının nasıl oluştuğunu, uydurma olduğunu düşündüğümüz bu hadisleri okuyarak öğrenebilirler.

Ahirette insanların canının istediği birçok nimet olacağı Kuran’da belirtildiğine göre (41-Fussilet-31, 43-Zuhruf-71, 76-İnsan Suresi-20) ahirette cinsellik beklentisi kanaatimce normal bir beklentidir. Fakat bilemediğimiz konuda “Bilmiyoruz” demeyi bilmeli ve cennetteki nimetlerin gerçek vasıflarını kimsenin bilmediğini söyleyen 32-Secde-17. ayeti bu tip konular gündeme geldiğinde hatırlamalıyız. Ayrıca 9-Tevbe Suresi-72. ayette dendiği gibi Allah’ın rızasının tüm Cennet nimetlerinin üstünde olduğunu da hep aklımızda tutmalıyız.

Not: Bu yazıyı hazırlarken çalışmalarından faydalandığım Prof. Dr. Mehmet Okuyan’a teşekkür ederim.

Bilim, Felsefe ve Din Üzerine

Söyleşi: Ömer Emre Akcebe

Giovanni Papini’nin arka planını doldurduğu hayâlî kahramanı Gog… Gog, anlam arayışı peşinde olan bir kahraman. Bu anlam arayışı esnasında pek çok kimseyi ziyaret ediyor. Bunlardan birisi de Einstein… Ziyaretin başında Einstein ona sorular yöneltiyor: “Siz necisiniz, astronom musunuz, fizikçi misiniz, bilim adamı mısınız, şuradan mısınız, buradan mısınız?” “Değilim,” diyor Gog. Öyle ki Gog, Einstein’ı ziyaret edebilmek için Musevî vakfına yüklüce de bir yardım yapmıştır. “Peki, Ben-i İsrail’den misiniz?” diye soruyor Einstein. Gog, yine “hayır,” diyor. Peki ama siz kimsiniz dediğindeyse, “ben sadece meraklı birisiyim, bir şey öğrenmek istiyorum, arayış içindeyim,” diye cevablıyor.

Biz de bir şey olarak durmaktan ziyade biraz meraklı birisi olarak sizi ziyaret edelim dedik. Hem kafamızdakileri hem çevrenin bize dayattığı soruları, aklımıza takılanları yöneltebileceğimiz sizi bulduk ve karşınıza gelip soralım istedik.

Gog esprisinden başladığımıza göre ilk olarak Gog’un Einstein’a yönelttiği meşhur soruyu biz de size yöneltelim; bilim adına geçen 3000 yıllık serüven, bu uğurda çekilen bunca acı, sıkıntı, çile, baskılar… Şimdi geçmişten bugüne bakacak olursak, zamanın nihaî anı olan şu anda bize söyleyebilir misiniz, çözdük mü büyük sırrı? Einstein’dan bu ana kadar geçen zaman zarfını da ekleyecek olursak bilim büyük sırrı çözebildi mi?

Büyük sır deyince önce neyi kast ettiğimize bağlı. Bilimin cevab verebileceklerinin neler olduğuna dair burada belli yönler var, bilimin kendisinin ne olması gerektiğiyle ilgili şeyler var, büyük sır olarak var olan her şeyin bilgisine ulaşmak gibi bir şeyler var. Evvelâ fiziğin içinden başlayacak olursak, fiziğin bütün sırları çözüldü gibi bir iddia sahibi kimse yok. Bilimin içinde çözülmemiş daha birçok sorun var. Örneğin şu anda fiziğin içinde kuantum teorisi ile izafiyet teoremi uzlaştırılamıyor. Bu fizik açısından büyük bir sorun. Mikroyu çok iyi açıklayan bir teorimiz var. Makroyu da çok iyi açıklayan bir teorimiz var. Doğal beklenti bu ikisinin birbiriyle son derece uyumlu olması ama aralarında uyumsuzluk var. Fizikte, fizikçilere saç baş yolduran ve hâlen devam eden bir sorun bu.

Aslında “zamanın doğası nedir”, “uzayın doğası nedir” gibi sorular da hâlen fizikte tartışılıyor. Fiziğin içinde çözülemeyen ancak çözülmesi umulan sorular bunlar. Siz, fizikteki bütün bu soruları çözseniz de, karşımızda bir evren duruyor. “Bu evrenin varlığının açıklaması nedir,” gibi daha bir sürü felsefeyi ilgilendiren soru var. Bunlara bizim fizik alanından değil de felsefe ve teolojinin alanına geçerek verebileceğimiz cevablar var. Sonuçta fiziğin bize verdiği açıklamalar, bu evrenin nasıl işlediğiyle alâkalı açıklamalar.  Diyelim ki iki tane cisim çarpışıyor;  bunlar hangi hızda çarpışırsa nasıl ayrılırlar, Mars ile Jüpiter’in yörüngesi nedir, karıncalar nasıl haberleşir, beynimizdeki nöronlar nasıl irtibat kurar gibi sorular… Fakat bu soruların hiç biri, bu bilim yasalarının hiçbiri; “ne oluyor da bu bilim yasaları vardır” sorusunun cevabı değildir. Bilim, var olan düzenleri bulmaya çalışıyor; “karınca nasıl haberleşiyor”, “ay yörüngesinde nasıl duruyor”, “su hangi derecede hangi basınç altında donuyor veyahut kaynıyor gibi…” şeklinde sorulara bilim cevab verirken; “ne oluyor da bu donma yasası ” var, “ne oluyor da madde hâl değiştiriyor” şeklinde, “var olan fizik yasalarının varlık sebebi nedir,” sorusunu sorduğunuz andan itibaren mesele fiziğin konusu olmaktan çıkıyor felsefenin alanına geçiyor.

Nasıl sorusunu bilim, niçin sorusunu felsefe soruyor diyebilir miyiz?

Evet, böyle bir genelleme var. Sonuçta bazı şeyleri anlamak için şuna fizik diyoruz, biyoloji diyoruz, felsefe diyoruz, teoloji diyoruz ama insan zihnine baktığımızda böyle bir bölünme göremiyoruz. Yapılacak en sağlıklı şey mikroya bakarken bütüncül bakışı da gözden kaçırmamak olmalıdır.  Fiziğin bize geri kalan alanlara sıçramamız için önemli bilgiler verdiğini de vurgulamalıyım. Nedir bunlar? Karşımızda meselâ doğa yasaları var. “Doğa yasaları nedir?” sorusuna fizik cevab vermiyor ama doğa yasalarının insan hayatını olanaklı kılacak şekilde çok hassas ayarları olduğunu bize gösteriyor. Bunlar o kadar hassas ayarlar ki; yıldızların içinde oksijen ve karbon atomunun oluşumu var, helyumun değişime uğraması var. Bunlarda, trilyonda birlik oranda bir değişiklik yapsanız karbon oluşamıyor. Karbon oluşamayınca karbon kimyası oluşamıyor ve böyle olunca da canlılık oluşamıyor. Yine, evrenin her yerinde geçerli bir elektromanyetik kuvvet var. Siz bununla on üzeri yüzde bir oranında oynasanız canlılık oluşamıyor. Fiziğin bize sunduğu bu veriler bana göre bizi daha üst bir çıkarım yapmaya sevk ediyor. İslâm düşüncesinde inayet ve ihtira delili denilen, klasik felsefe literatüründe tasarım delili şeklinde anılan konu için meselâ buradan bir argüman çıkartabiliriz. Bu, bize bir yerde fiziğin yasalarının varlığından daha üstte bir açıklamaya, bunların arkasında rasyonel, bilinçli bir Tanrı’nın varlığı olduğuna götürecek, var olan bilgiyi daha da kuşatıcı bir bilgi elde etmemizi sağlayacak bir bakış açısıdır.

Sonuçta fizik bize hareket noktası olarak önemli veriler sunmakta ama bu hareket noktalarını kullandığımızda biz bir bakımdan felsefe yapıyoruz ve vardığımız sonuç bana göre teolojiyle aynı sonuç oluyor. Bilinçli bir şekilde her şeyin düzenlendiği, tasarlandığı ve insana sunulduğu şeklinde sonuca ulaşmak en mantıklı ve tutarlı alternatif olarak gözükmektedir.

E bir de fiziğin kendi üzerine konuşurken bile fiziğin dışına çıktığımıza göre bence fiziğin içine giremeyeceği, tamamen dışında kaldığı alanlar olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. “Meselâ, ahlâk yasaları neden var,” sorusu gibi… Hindistan’da, kocalarının ölümünün ardından eşlerini yakıyorlardı. Biz bunun kötü olduğunu düşünüyoruz. Birçok kimse bu konuda, “Hintliler böyle yapsa da kötü” diye kanaat taşıyor. Bunu sadece bir kültürel tercih olarak değerlendirmiyoruz ve evrensel ahlâki yasalar olduğunu düşünüyoruz. Toplumlar ne düşünürlerse olduğuna birçoğumuz eminiz. Düşünsünler, ondan bağımsız olarak ahlâkî şeylerin geçerli Bir toplumda masum kişilere işkence yapılıyorsa, toplumun bazı kesimleri bunu kabullense de o toplumdan bağımsız olarak var olan ahlaki yasaya göre bunun olmaması gerektiği kanaatini taşıyoruz.   “Evrensel ahlâkî yasaların kökeni nedir” sorusunu sorduğumuzda, burada da fizik, kimya, biyolojiyle cevab veremeyeceğimiz şeylerle karşı karşıyayız. Başka bir alan olan estetik ve güzelle, sanatla ilgili konuştuğumuzda da yine fiziğin, kimyanın, biyolojinin dışına çıkıyoruz.

Bugüne kadar bunların denemeleri yapılmış olsa da; işte fizikî uyumun estetik açısından güzele tekabül ettiği veya faydalı olan şeylerin aynı zamanda ahlâkî çıkarımlara da vardırabileceği gibi ama başarısız olmuş şeyler bunlar tabî nihayetinde.

Burada ben fizikle biyolojinin estetik ve ahlaki yargıların temelini oluşturmada yetersiz kaldığı kanısındayım. Fizikle biyolojinin bazı hususlarda faydalı olacağına da inanıyorum. Meselâ benim geçen yazdığım bir argüman var. O argümandaki başlangıç noktam modern biyoloji ve psikolojinin bize sundukları. Modern psikolojide bize gözüken şey şu; çocukların doğuştan bir ahlâkî eğilimi olduğu görüyoruz. Bir yaşın, iki yaşın altındaki çocuklarda bile belli bir ahlâkî eğilim gözleniyor. Ben meselâ bütün argümanı bu veri üzerine bina ediyorum fakat burada söylediğim şeylerden biri de şu; modern biyoloji, psikoloji bize ahlâkın biyolojiyle bir alâkası olduğunu gösteriyor ama bizim ahlâkî yargılarımızı temellendirmeye biyoloji yetmez…

Temelinde biyoloji olmadığını düşünüyorsunuz…

Evet, diyelim ki vücudumuzda bir hormon salgılandığı için masumlara işkence yapıldığında mutsuz oluyoruz. Ama ben o hormonun otoritesini neden kabul edeyim ki? Ahlâkî yasaların bir bağlayıcılığı var “işkence etmemeliyiz”, “hırsızlık yapmamalıyız” gibi. Biyolojiyle ilgili olan kısım, hiçbir zaman bağlayıcı olacak özelliğe sahip değil. Biyolojiyle alâkalı olan hormon içimizde ahlâkî yasayı hissetmemizi sağlıyor ama biz onun mantıkî temeline gittiğimizde, irdelediğimizde salt bunun biyolojiden kaynaklandığını görürsek hiçbir şekilde ahlâkî bağlayıcılığı olmaz. Diyelim ki içimizde “işkence yapmamalısın” gibi bir fikir doğdu, bu hormonlarımızla  sınırlı bir şeyse, e nasıl ki obezler içlerindeki hormonların “aşırı yiyeceksin” arzusunu mantıklı bir şekilde düşünerek yeniyorlarsa, insanlar pekâlâ aynı şekilde “işkence yapmayacaksın” diye düşünebilirler. O yüzden biyolojiyle ilgili kısım, ahlâkın anlaşılmasıyla ilgili olarak katkı sunsa da hiçbir şekilde ahlâkı temellendirmeye yarayacak bir şey değildir, Aralarında büyük bir fark var.

Sunduğum argümanda benim için önemli olan sorulardan birisi de şu; “ne oluyor da insanının içinde ahlâklı olmasını sağlayacak biyolojik bir şey var?” Burdan başlıyorum. Sonrasında vardığım yer, eğer Allah varsa ancak bunun rasyonel bir temeli olacağı şeklinde. O zaman belki de tabiî şu soruyu sormak gerekiyor; “insanın içinde ne oluyor da doğuştan bütün insanlarda, ancak Allah varsa rasyonel temeli olacak bir şey var?”

Burada tabiî birçok kimsenin kaçırdığı, takib edemediği şeylerden birisi de “rasyonel temel” ifâdesi oluyor. Bir şeyin “rasyonel temeli” olması demek, onu yapmak için akılcı bir sebebin olması demek. İnsan zihninde sezgiler olduğu kadar, akıl da var. Sonuçta insanın kendiyle barışık ve uyumlu olması bunların da uyumuyla olur. Doğuştan bize gelen şeyler, sezgiyle bizde ahlâkı sağlayabilir ama bu hiçbir şekilde “rasyonel temel” bulmamızı sağlamaz.

Bazen ateistler dindarlardan daha ahlâklı olabiliyor. Niçin olabiliyor? Çünkü ateist birisi de İslâmî açıdan söyleyecek olursak fıtratına uygun hareket edebilir. Çünkü onun da fıtratında, Rum Suresi 30. ayette de geçtiği gibi, dinin vazettikleriyle ilgili olanı kabul etmeye hazır bir yapı var. Aslında bütün insanlar ortak bir fıtrata mensub. Fakat ayet-i kerimede de geçtiği üzere, insanların çoğu bundan habersizler. Doğuştan, bir ateistin içinde de bu var; fakat biz Allah’ın varlığına inandığımızda ancak ahlâkî unsurların rasyonel bir temeli olabilmekte. Bunun basitçe sebebi de şu; sırf insan zihninden çıkacak olan bir ahlâkî yasanın, Kant’ın düşündüğü gibi, akıldan çıkan bir ahlâkî yasanın bağlayıcılığı yoktur. İnsanın aklından çıkan bir şeyin bağlayıcılığı gözükmüyor. Toplumdan çıkacak bir şey de, kendi aklımdan çıkacak olanın beni bağlayıcılığı yoksa toplumdan çıkacak olanın da beni bağlayıcılığı olmaz. Ben toplumun görmediği yerlerde menfaatimi tatbik edebilirim pekala. Bundan da kötüsü, toplum kimi zaman kötü bir şey isterse, meselâ Sırp toplumunun önemli bir kısmının Srebrenitsa katliamını desteklemesinde olduğu gibi veya Ruanda’da katliamlarda olduğu gibi, o zaman ne yapacağız? Demek ki ahlâkî yasada öyle bir şeye ihtiyacımız var ki toplumu da bizi de aşkın, yasayı buyuran meşru bir otorite gerekiyor mantıkî olarak. O zaman da tabiî ki sorulması gereken soru şu, eğer tekrar edersek; “ne oluyor da içimizde öyle bir yasa var ki, bu yasaya uymamızın rasyonel temeli olması için yasayı buyuracak ve buyurduğu zaman bağlayıcı olacak bir Güce ihtiyacımız var.”

Fiziğin sınırlarından bahsettik, fiziğin ötesinde de metafizik. Bugün bu tanımlar bir türlü yerli yerine oturmuyor. Bir fizik tanımı, bir metafizik tanımı, geçmişe nazaran bakacak olursak daha fazla iç içe geçmişlik var, yoksa bize mi böyle görünüyor?

Aslına bakacak olursanız felsefenin içine girdiğinizde fizik ile metafiziğin arasının çizilmesinin sanıldığından daha zor olduğu anlaşılacaktır. Felsefî açıdan bu sınırları çizmek son derece zor fakat burada üzülecek olan şey şu; fizikçilerin birçoğu ne zaman fiziği bırakıp da metafiziğe geçtiklerinin kendileri bile farkına varmıyorlar. Biraz evvel dediğimi de tekrar edersek fiziğin üzerine konuşmak gerektiği zaman bile mesele fiziği aşıyor. Bakın basit bir örnek vereyim; birçok kimse, “fizik nedir,” diye sorduğunuzda hemen,”deneyle gözlemle yapılan bir şeydir,” diyor. O zaman ben de şu soruyu soruyorum;” fizikî bilgi deney ve gözlemle yapılır” cümlesinin kendisi deney ve gözlem sonucu meydana gelmiş bir cümle midir? İlk adımda sarf ettiğiniz cümlenin kendisi bile fiziğin dışında!  Birçok fizikçi bu ayrımları ne yazık ki yapamıyorlar, daha kurdukları ilk cümlenin bile fizikle alâkası olmadığının farkında değiller.

Bir de insanı deney ve gözleme sevk eden saik ne, bu saikin yalnızca çevre olması da mümkün değil. Metafizik en başta sezgi hâlinde meseleye dâhil olmuyor mu, deneye sevk eden sezgi saiki olarak?

İnsanı tabiî deneye, gözleme sevk eden pek çok şey olabilir, birisi için Allah’ın yarattığı sanatı keşfetme arzusu olabilir…

Zaten bu bahsettiğiniz arzu da metafizik değil mi?

İşin doğrusu şu: Bizim birinci şahıs olarak içimizde gözlemlediğimiz hiçbir şey fiziğin konusu olamaz. Buraya çok dikkat etmek lâzım. Genellikle gözden kaçıyor çünkü. Nedir bunlar: Bizim arzularımız, korku, mutluluk ondan sonra istek veya mantık kurallarının kendisi. Dikkat ettiyseniz bunların hiçbirisi herkese açık deney ve gözlemin erişim alanında değil. Biz, birinci şahıs olarak kendi içimizde, içe bakışla bunları fark ediyor, biliyoruz. Bir deneyim burada var ama bu farklı bir şey. Biz, içe bakışla bunu idrak ediyoruz. Korkunun ne olduğunu, arzunun ne olduğunu her ferd kendi içinde idrak ediyor. Klasik doğa bilimindeki gözlemden son derece farklı bir şey bu.

Şunu da söyleyeyim, kapitalist sistemin içinde birçok kimse para kazanma arzusuyla doğayı anlamaya yönelebilir. Ondan sonra onun üstünde yapacağı çalışmalarla yeni bir teknoloji üretip, ondan para kazanıp, kazandığı paralarla daha iyi bir ev alıp, daha iyi bir araba alıp daha iyi bir şekilde yaşamayı da düşünebilir. Yani böyle bir saik olabileceği gibi sırf meraktan da olabilir. İllâki bir dinî yönelim olması gerekmiyor fakat tarih boyunca baktığımızda, uzun yıllar boyunca, dinî bir duyguyla doğayı idrak etme gayreti de önemli bir motivasyon kaynağı olarak görülüyor. Tek motivasyon kaynağı olmadığını da bugüne bakarak söyleyebiliriz.

Zannediyorum 1600’ler, 1700’ler civarında Hıristiyanlığın boşalttığı alanda, Arnold Toynbee’nin öyle bir tarifi var, Hıristiyanlığın boşalttığı alanı bilimin doldurmaya başlamasıyla oluşmuş bir zihin yapısı var şuanda.

O da tabiî karışık bir süreç. Bilim tarihine bakıldığında çok karışık bir süreç. Toynbee’nin anlattığı kadar kestirme anlaşılacak bir süreç de değil. Şimdi bu bilginin üretildiği yerlere bakalım: Oxford, Cambridge ve Paris Üniversitesi en önemli yerler. Baksak meselâ, bu üniversitelerin içine girsek, bunların içindeki yaşam alanlarına, o kolejlere falan girsek… Meselâ ben Oxford’da post doktora yaptım, Cambridge’de misafir akademisyen olarak bulundum. Newton’un, Faraday’in, John Locke’un olduğu yerler buralar. Bu üniversitelerin yaşam alanlarına girdiğinizde, onları sevk eden saikin tamamen dinî bir duygu olduğunu görüyorsunuz. Bu üniversitelerdeki en büyük yatırımlar ibadethanelere yapılmış ve her kolejin, dikkat edin üniversitenin demiyorum, ufak ufak kolejlerden müteşekkil üniversiteler bunlar, her birinin kendine has bir ibadethanesi var. Her biri de nerden baksanız sanat şaheseri. Amblemden başlayarak her yerde dinî simgeler, dinî motifler işlenmiş vaziyette. Baktığımız zaman, bilimsel devrimde etkili, Royal Society’nin İngiltere’deki ünlü birçok üyesinin gittiği yerler buralar. Baktığımız zaman, buralarda önemli ölçüde dinî bir motivasyon var. Meselâ Newton’a baktığımızda da bunu görüyoruz; eserlerine baksak 1687’de basılıyor, eserin muhtevasına baksak Tanrı’nın varlığına nasıl atıflar yapıldığını, dinî duygudan ne kadar beslendiğini, evrenin yasalarını ararken Allah’ın yaratma sanatına nüfuz edebilmenin şevkiyle bunu yaptığını görürüz. Newton’un din üzerine yazdıklarının fizik üzerine yazdıklarından daha geniş olduğunu hatırlatmak isterim. Faraday de hakeza… Aslında Galileo, bilim ve din çatışmasının örnek olayı olarak sunulur ama bana göre bu da yüzeysel bir düşüncedir. Galileo’nun eserine baktığınız zaman, dinî açıdan daha doğru bir izah getirdiği iddiasıyla çalışmalarını gerçekleştiriyor. Bazılarının söylediği gibi, “aydınlanmak için” veya bilim adına dine açılan bir savaş söz konusu değil. Galileo’nun amacı Aristotelesçi düşünceyi dinin içinden çıkartıp daha sağlıklı bir düşünce formuna kavuşturmak esasında. Yani, yeni bir kutsal kitab anlayışı ortaya koymaya çalışıyor. Kilisenin otoritesinden daha doğru izahlar getirecek bir düşünce formu teklif etmesi hasebiyle kiliseyle sorunlar yaşıyor.

Papa aslında ona eserini yazmasını ve yayımlamasını söylüyor yanlış hatırlamıyorsak, fakat sonra da onu reddeden mahkeme heyetinin başında oluyor…

Çünkü yazdığı kitabın içinde “simplicius” yani simple, “basit düşünceli kişi” diye tanımladığı birisiyle atışıyor ve Papa’nın kendisine söylediği sözleri Simplicius’un ağzına veriyor. Öyle bir şey yapıyor ki Papayla ince bir şekilde alay ediyor. E Papa da o dönemki otoritesini Gelileo’yu sindirmek için kullanıyor. Kızdıkları hususu tekrar hatırlatmakta fayda var, yalnızca fizikle alâkalı şeyler söylemiyor Galileo, kutsal kitabın da daha iyi bir şekilde anlaşılabileceğini iddia ediyor. Burada söylemek istediğim şey aslında Galieo olayını çözmek değil ama bu olay gibi bilim din çatışmasına en çok örnek verilen bir meselenin bile aslında iddia edildiği gibi olmadığına dikkat çekmek istiyorum. Bilimle din çatışmasından ziyâde, bir dinin içinde bilimi nasıl daha doğru anlayabiliriz, dinî görüş açısından hangisi daha faydalı olabilir şeklinde bir tartışma sürüyor. Çünkü, burada, bilim adına Richard Dawkins gibi birisinin gelip de dine savaş açması gibi bir durum söz konusu değil. Bazıları hadiseyi böyle naklediyorlar. Orada din adına bilimin nasıl daha doğru anlaşılabileceği kaygısı güdüldüğünü görüyoruz.

İlk başa dönecek olursak, Galileo ondan sonra Kepler ve Newton ki bunlar bilimsel devrimin en ünlü simaları, bunların hiçbirisinde “aman dinî düşüncenin yerini alalım” şeklinde bir kaygı yok.

Bir de Katolik Kilisesinin teolojisini de bilmemiz lâzım. Katolik Kilisesi, Tanrı’nın yeryüzündeki otoritesini kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Yâni üçlemenin üç unsuru biliyorsunuz: “Baba, oğul, kutsal ruh” Bunlardan birisi olan kutsal ruhun kilisenin kararlarını koruduğunu ve kilise bu dünyada ne karar alırsa alsın, onun da Tanrı’nın iradesinin bir tezahürü olduğunu savunuyor…

Yanılmazlık veriyor…

Böyle düşündüğünüz zaman, Papanın yaptığı her açıklama adeta vahiy hâline geliyor, o kadar kutsal oluyor. Şimdi, kilisenin bu şekildeki otoritesiyle birlikte bilime de el atmış bir kurum olduğunu düşünün. Bilimsel kurumlar kurduğunu -ki bu kurduğu kurumların bilime de büyük katkısı var bu arada- da göz ardı etmeyelim. Sıkıntı yaptıkları yanlış dinî yorumlar. Papayı adeta peygamberleştirmek ve onun her söylediğini dinî hâle getirmek üzerine kurulu olan kiliseyi, birileri çıkıp da bilime getirdikleri farklı bir bakış açısıyla eleştirmeye kalkınca, kilisenin otoritesi sarsılıyor. Bunu yapanlar, bilim adına dine savaş açtıkları için bunu yapmıyorlar. Dinin daha sağlıklı anlaşılmasını düşünerek yaptıkları şeklinde kendilerini savunuyorlar. Orada Toynbee’nin dediği bir şey var, tam doğru resmi vermese de kısmen doğruluk payı da yok değil; bunun sonucunda birçok kimse, birçok gerçeği direkt kiliseye onaylatıp öğrenmektense, direkt bilimden öğrenmenin daha sağlıklı olacağı kanaatine bu süreçlerin sonunda varıyor. Aynı zamanda bilimsel devrimden hemen önce Protestanlığın çıkışının da olduğunu düşünmek gerekiyor. Bunlardan önce Avrupa’nın topraklarının üçte birinden fazlasına kilise hâkim ve müthiş bir siyasî güç… Protestanlık kilisenin otoritesine karşı çıkıyor. Oradaki prensler falan da siyasî olarak kilisenin merkezî gücünden, Katoliklikten ayrılıp kurtulacakları ümidiyle de çoğu Protestanlığa geçiyor. Bu süreç bilimsel devrimlerle de bir araya gelince, kilisenin siyasî otoritesi zayıfladığı kadar, bilim üzerindeki otoritesi de zayıflıyor. Bu süreçte bilim adamlarına verilen rol, kiliseden bağımsız olarak artıyor. Yani böyle bir sonuç var ama bu zannedildiğinden daha karmaşık bir süreç…

Doğrudan bir çatışma değil evet, bu söylediğiniz gerçekten bu zamana kadar duyduğumuz en farklı yaklaşımlardan birisi. Konuşurken oturuyor aslında aydınlanmayı sağlayan bilim adamları, hepsi bir şekilde zaten kilisenin alt yapısından yetişmiş durumdalar.

Galieo, Kepler, özellikle Newton, bu kimselerin evreni anlama kaygısının altında Allah’ın yarattığı sanatı anlama kaygısı taşıdıklarını görüyoruz. Fakat tabiî bunların tetiklediği sürecin yanında kilisenin merkezî kontrolünden eğitim kurumlarının kopması, kilisenin siyasi gücünün azalması gibi süreçlerin sonucunda seküler kurumların da kurulması gibi önemli olgular var… Kilisenin evvelden kendilerine çektirdiklerinden rahatsız olan prensler daha bağımsız bir hâlde varlıklarını idame ettiriyorlar. Protestanlıkta, merkezî otorite, Katoliklik gibi yok… Buradaki birçok farklı nedenin etkisiyle eğitim kurumlarını, bilginin akışını, siyaseti kontrol eden dinsel kurumların gücü de azaldı ve gittikçe daha seküler bir manzara oluştu. Bir de “aman kilise bir daha gelip de bilimi kontrol etmesin, yeniden boğmasın” mantalitesiyle, kiliseyle alâkalı geçmişte yaşanan kötü tecrübelerden kaynaklı dini dışlayan eğilimler sergilendi.

Yeri gelmişken soralım; bu “din mi, bilim mi” çatışmasının arkasında yatan neden de budur diyebilir miyiz o zaman? En azından böyle bir algıya neden olan sebeb olarak bu durumu gösterebilir miyiz?

Bu çok uzun bir hikâye ve ufak ufak birçok parçanın bir araya gelmesinden meydana gelen bir hikâye. Rahat anlatılamayacak olmasının, tek bir saike bağlanamayacak olmasının sebebi birçok küçük sebebin bir araya gelmesinden müteşekkil olması. Tek, büyük bir teoriyle bunu açıklamaya kalktınız mı, başarısız olur ama kısmen de bu anlattıklarımızla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

Çok fazla mikro hadise var son birkaç yüzyıl içerisinde. Bilimsel devrim bakımından ele alacak olursak 17. yüzyıldan başlayıp, 20. yüzyıla kadar bu süreci götürebiliriz. Bu üç yüz yılda siyaset, bilim, eğitim kurumlarının organizasyonuyla ilgili çok fazla irili ufaklı olay var ve bunların birçoğu bahsettiğimiz hususta etkililer. Birçok kimsenin bana göre sandığından daha ansiklopedik bir uğraşla açığa çıkartılabilecek bir konu bu… Sosyal olayların önemli bir kısmında böyle kompleks bir yapı olabiliyor.

Siz anlatırken gözümüzde canlanan şey, günümüzde oradaki bilim adamalarının bir yaratıcıya olan inançlarının o veya bu şekilde mevcud olduğunu gösteriyor, esrar perdesinin arkasında bir kudretin olduğuna dair inançları daima mevcud veya bu hisle yaşıyorlar. Bugüne gelecek olursak, sizde meseleyi bizzat müşahede etmiş birisi olduğunuzdan ötürü bu soruyu size yöneltiyoruz; günümüzde, Amerikan tarzı olarak tanımlayabileceğimiz bir şekilde bilim adamlarında hemen Tanrı’nın karşı safına geçme, onunla münakaşaya başlama gibi bir psikoloji hâkim. Şu an da bilim adına kaydedilmiş her pozitif başarıyı sanki Tanrı karşısında kazanılmış bir zafer olarak addediyorlar. Bilim, geçmişte Tanrı’yı aramaktan bulduğu motivasyonu bugün Tanrı ile inatlaşmaktan alıyormuş gibi de bir durum söz konusu mu?

Bunu böyle sunanlar var, evet. Oysa biz Allah’ın sanatına bilgimizde eksikliklerle değil, bildiklerimizle tanıklık ediyoruz. Hiçbir zaman için de argümanları şöyle kurmuyoruz, -felsefede bunlar pek makbûl olmayan argümanlar olarak kabul ediliyor, boşlukların tanrısı dediğimiz argümanlar-; “a bakın kalbin nasıl çalıştığını bilemiyoruz, burada bir şey pat pat atıyor, bu nasıl atıyor? Bilemiyoruz, demek ki Allah var..” demiyoruz. Tam tersine… Kalple alâkalı bilgisizliğimize dayanarak “Allah yarattı” demiyoruz. Detaylı bir şekilde kalbin yapısını öğrendiğimizde yani kalp, kapakçıklar, dolaşım, ritim gibi… Onun içinden çıkan sanatı tetkik ederek Allah’ın varlığını kavrıyoruz. Böyle düşündüğümüzde, bilimin bize sunduğu tablo, bizim Allah’ın sanatını idrak etmemize yol açan bir enstrüman hâline dönüşüyor. Bir kısım insanlar, biz bir şeyi bilmezsek onu Tanrı’nın yarattığını daha rahat söyleriz zannediyorlar.

Bir uçağı ele aldığımızı düşünün. Uçağın nasıl uçtuğunu bilmiyoruz diye, “bunu fabrika yapmış” deyip kenara çekilmiyoruz. Uçak mühendisi oluyoruz tekniğini, sistemini, motorunu, aerodinamiğini anlamaya çalışıyoruz. Bu esnada uçak hakkında artan bilgimiz de böyle muhteşem bir şeyi üreten uçak fabrikasına karşı hayranlığımızı arttırıyor. Ayrıca uçağın yapısını anladığımız zaman artık “uçak fabrikasına gerek” yoktur mu diyoruz? Bugün bilimin yaptığı da esasında bu, uçağın içindeki mekanizmaları, motorunu anlamamız gibi bir faaliyeti arz ediyor. Bu evrenin iç mekanizmalarını anlamamız için araştırma yapıyor ve iç mekanizmanın anlaşılması da onun bir tasarım olmadığı, tasarımcısı olmadığı anlamına gelmiyor. Birçok kimse bunu karıştırıyor, aşağı yukarı şöyle bir yanlış anlayışa sahip oluyorlar; “biz tasarımı anlarsak, tasarımcıya ihtiyaç kalmayacak.” Aynı mantığı örneğimiz üzerine taşıyacak olursak, biz uçağı ne kadar daha iyi anlarsak o zaman “uçak fabrikası yok, uçağın işleme şeklini anladık” mı diyoruz. Maalesef böyle temel bir yanlış anlayış var.

Tanrı parçacığı bulundu, (“tanrı parçacığı” ifâdesi kitab çok satsın diye konmuş bir isim). Bu parçacığı bulmak, kütlenin nasıl kazanıldığıyla ilgili ne kadar hassas bir dengenin olduğunu gösteriyor. Higgs parçacığının bulunmasıyla beraber biz kütlenin meydana gelebilmesi için çok özel ve hassas bir işleyiş gerektiğini görüyoruz. Burada böyle bir mekanizmanın olduğunu müşahede etmek hiçbir şekilde bu mekanizmanın yaratılmadığı ve kendi kendisine olabileceği anlamına gelmiyor. Tam tersine birçok insanın sorgulamadan kabul ettiği bir şeydi bu… 20. yüzyıldan önce “kütle nasıl kazanıldı” sorusu ciddi bir şekilde gündeme gelmemiş. Şimdi biz anlıyoruz ki kütlenin meydana gelmesi için de ciddî bir süreç olması gerekiyor, Higgs diye bir alanın-parçacığın olması gerekiyor ki kütle kazanma süreci meydana gelebilsin. Bugün var olabilmemiz için yüzlerce gerekli süreç var, bununla beraber yeni bir süreci daha öğrenmiş oluyoruz.

Bilimin, bilimsel düşünme metodunun ve bilginin Çin’in hemen batısından Hindistan’dan başlayarak önce Arab dünyasına ardından Batıya doğru bir seyir hâlinde ilerlediğine dair bir düşüncemiz var. Özellikle Batı dünyasının askerî, politik ve siyasî güç olarak geliştiği 1700’lü yıllarda doğuya bakışı ki bilimsel düşünme metodunu doğudan, İslâm Dünyasından aldığını da düşünecek olursak; reddeci, küçümseyici, doğudan hiçbir şey almaya ihtiyacı olmadığını iddia edici, tahakküm edici bir tavır takınıyor. Şimdilerde bu tavrın kırıldığına veya isim zikretmeye başlayan insanların artık “evet, bu aslında Gazâlî’nin fikridir, biz bunu O’ndan aldık ve bu noktaya getirdik” şeklinde Batılıların hakikati ifâde etmeye başladıklarına dair gördükleriniz var mı Batı dünyasında?

Kısmen var.

O Batılının doğu insanını reddedici ve aşağılayıcı tavrının kırılmakta olduğunu söyleyebilir miyiz?

Burada pek çok farklı kesim var aslında ve bu sebeble direkt olarak bir genelleme yapmak pek de mümkün değil. Meselâ namuslu bilim tarihçileri var fakat bir kısmı maharetli bir şekilde tarihsel vakaların üstünü örtmeyi, yok saymayı tercih etmekte. Bu yüzden yapılacak şey şu; Batı gelsin daha namuslu olsun ve itiraf etsin diye beklemekten ziyâde Müslüman bilim adamlarının onlar üzerindeki etkisini geçmişten başlayarak ortaya koymamız gerekiyor. Gerçekten de İslam dünyasında 9 ilâ 14. yüzyıllar arasında yapılanların bütün dünyadaki değişimi tetiklediği açık. Aynı şekilde 17. Yüzyıldan sonra da bizim çok geri kaldığımız açık. Geri kalmayı bir şeyler üreterek çözmek lâzım. Geçmişte olan olumlu etkiyi de iyi eserlerle ortaya koymak lâzım.

Meselâ Descartes’in kütüphanesinde, ben bizzat incelemedim ama görenler anlatıyorlar, Gazâlî’nin eserleri altı çizili olarak duruyor. Şimdi Gazâlî’yle Descartes’in belli fikirlerinde benzerlik olduğunu biliyoruz ama insanlar ayrı ayrı mı aynı noktada buluştular yoksa birbirlerinden mi etkilendiler söylemek normalde güç. Ama altı çizili eserleri kütüphanede müşahede ettikten sonra buradan bir şey çıkabilir. Bunların iyi bir şekilde incelenip ortaya konması lâzım. Kopernik’in de Nasreddin El-Tusî’den çizimlerinin detayını bile aldığını söyleyen çalışmalar var şu anda. Ben bizzat incelemedim ama birebir çizimini almış diyorlar. Gerçekten de Müslümanların 9 ve 14. yüzyıl arasında dünyanın en güçlü medeniyetini inşa etmiş olmalarının incelenmesi özellikle bugün mevcud olan aşağılık kompleksini yenmelerini sağlayacaktır. Aynı zamanda dünya bilim tarihinin de aydınlatılması bakımından yararlı olacaktır. Diğer taraftan asıl önemli olan bilim, felsefe, sanat ve daha birçok alandaki geri kalmışlığımızı gidermemizdir. Tarih boyunca yaptıklarımız örtbas ediliyor. Tamam, onları örtbas edilmekten kurtaralım ama şu anda bizim geri kalmışlığımız da örtbas edilemeyecek kadar açık. Bundan nasıl kurtulur ve üretmeye başlarızın da planlarını yapmak lâzım…

Somutlaşmış bilgilerin yeni anlayış zeminlerine, dil iklimlerine veyahut anlayışlara nakledilerek yeniden işlenmesiyle alâkalı, yani İslâm geliyor ve yepyeni bir anlayış, dünya görüşü ve yaşam tarzını da beraberinde getiriyor. Bilimsel verilere binlerce yıldır bakılıyor ama bu gelen yeni anlayışla bakıldığında yeni sonuçlar elde ediliyor. Burada, İslâm Dünyasında oluşmuş bilgi birikimi Batıya transfer ediliyor ve Batı’nın dünya görüşünün, anlayış biçiminin  şuur süzgecinden geçtikten sonra da yeniden ele alınan bilgilerle bugün içinde bulunduğumuz noktaya geliniyor. Şimdi siz meselâ örnek verdiniz 9-14 yüzyıl ve 17-20. Yüzyıl dediniz, şimdi bunlar devrim bazında sıçramaların olduğu dönemler, bunları bilinçli olarak verdiniz muhakkak. Hatta yıldızlar kuşağı olarak anılan dönemler bu dönemler. Günümüzde sanki böyle bir bilim adamı kuşağı kalmamış gibi devrim getirecek anlayışların kısırlaştığı bir dönemde miyiz acaba? Yapılan çalışmalar devrim bazından ziyade inovasyon seviyesinde mi kaldı?

Biyolojide, özellikle 1953’de DNA’nın bulunmasından ve hücre içindeki yapıların keşfedilmesinden sonra hücre seviyesindeki çalışmaların çok geliştiğini düşünecek olursak, burada, geçmişten bugüne kadar yapılan çalışmaların tamamından fazla bir gelişmenin son 60 senede gerçekleştiğini ifâde edebiliriz. Mikroskop teknolojisinin gelişmesiyle beraber biyoloji çok hızlı ilerledi. Ama fizikte 20. Yüzyılın ikinci yarısında, ilk yarısında olduğu gibi, devrim sayılabilecek bir görüş yok. Kaos teoremi olduğu söyleniyor ama o da kuantum veya izafiyet gibi evrenle ilgili önemli bir yasa sunmamıştır…

Bilimsel düşüncenin sadece seyrini takib ettiğimizi varsayalım, Batının yeni anlayış ikliminde bilim buraya kadar geldi, tekrardan doğuya dönebileceğini veyahut dönerse nasıl bir doğu olması gerekiyor ki bilimin bir adım daha ileri gidebileceği bir zemin olabilsin?

Gelecekle alâkalı emin olduğum biricik husus bilinmez olduğu. Yarın doğuya döner mi bunu bilemiyorum. Burada biraz da bizim ne yapıp edeceğimizle alâkalı bir durum var…

İşin doğrusu benim gelecekle alâkalı olumlu veyahut olumsuz bir beklentim yok. Tek bildiğim, İslam inancında da belirtildiği gibi evrenin ve dünyanın bir sonu olduğu ki bugün bilim de bu sonu, tam tarihini belirtemese de, kabul ediyor; her sıradan insan gibi hayatımın sona ereceğini ve her Müslüman gibi ahiret olduğunu da biliyorum ki bu da geleceğe dair gerçekten çok fazla bilgi. Bunun haricinde Müslümanlar Batıyı geçer mi, yarışabilir mi yoksa daha da geriye mi gider bununla alâkalı hiç bir tahminim yok.

Son olarak eklemek istediklerinizle tamamlayalım Caner Bey.

En son olarak modern bilimin bize sunduğu tabloda dinler açısından sanılanın tersine olumlu pek çok şey olduğu kanaatindeyim. Modern bilimin bize sunduğu veriler sayesinde Müslüman filozofların iddialarını savunmak için daha fazla argümana sahibiz. Bunlardan birisi hudus delili. Hudus delili evren ezelîdir diyenlere karşı Allah’ın ezelî olduğunun ve evrenin başlangıcı olduğunun savunulmasına dayanıyor. Bugün modern bilimin ortaya koyduğu Big Bang teorisi ve entropi yasası da bunu destekliyor

Modern fiziğin bize sunduğu tablo, Allah’ın sanatının inceliklerinin müşahede edilebileceği bir imkânı da sunması açısından son derece müspet esasında.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Caner Bey.

Birşey değil…

Aylık Dergisi, Mayıs 2013

Ahlak Allah’a Götürür Mü ?

Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.

Ahlak” diğer birçok din açısından olduğu gibi İslam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. Felsefe tarihi incelenirse, “ahlakın doğuştanlığı” iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: Bunlardan birincisi insanların “boş levha” (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. İkincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. Üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, Allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.

Doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?

Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci “empati”nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan “empati” gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.

Hamlin, Wynn, Bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.

Diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının “iyi” bazılarının “kötü” olduğu kuklalar seyrettirildi. Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; “iyi kuklaları” ödüllendirdikleri “kötü kuklaları” cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. Yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda “boş levha” zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Tesadüflerin eseri mi, Allah’ın planı mı?

Doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. Burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: Tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa Allah’ın planıyla mı oluştuğudur. Zira İslam gibi tektanrılı dinlerde, Allah’ın yaratışlarını, en çok “aracı-sebepler” vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: Allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. O zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- Allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. Nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından Wallace’ın, Neo-Darwinizm’in babalarından Dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki Collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.

Doğuştan ahlaki özelliklerimizin Allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.Ahlaki farkındalık; 2. Rasyonel temel

Ahlaki farkındalık

Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir “fedakar” davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun “ahlaki farkındalık” ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. Hayatını feda edecek şekilde “fedakar” bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın “farkında” olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun “farkındalıksız” uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde “iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz” gibi temel kavramların “farkındalığıyla” ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.

Kör-tesadüfi süreçler sonucunda, “ahlaki farkındalık” gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, Allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için –R. Swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. Sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu “ahlaki farkındalık”  özelliğinin olması, Allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. “Neden insana has ve kompleks bir özellik olan ‘ahlaki farkındalık’ oluştu?” sorusu, Allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.

Ahlakın rasyonel temeli ve Allah

Burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: Birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. Ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. Fakat burada tartışılan sorun “ahlaklı olup olmama” değil, bu halin “rasyonel temelinin” olup olmamasıdır.

Ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar Ruse ve Wilson gibi, ahlakı bir “yanılsama” olarak görmek durumundadırlar. (Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar da Allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) Ahlakın en önemli özelliklerinden biri “bağlayıcılığı”dır. Ancak “öldürmeyeceksin” veya “çalmayacaksın” gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine “rasyonel temel” bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. Doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için “rasyonel temel” sunamaz. İnsanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.

Örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, “çalmayacaksın” ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -Allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir “rasyonel temel” bulunamaz. Bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun “rasyonel temeli” ateist dünya görüşüyle gösterilemez. Zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. Fakat insanın üstünde bir otorite olan Allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli “rasyonel temeli” sağlamaktadır. İnsanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne “rasyonel temel” bulamaz. Bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. Her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak “rasyonel temel” nedir?

Burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: Neden doğa, ancak Allah varsa “rasyonel temeli” olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? Doğal süreçleri Allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü Allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. Fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini “rasyonel” kılacak bir yönü yoktur.

Sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek “boş levhacı” yaklaşımları geçersiz kılmıştır. İnsanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan “ahlaki farkındalık” ve bu doğuştan özelliklerin ancak Allah varsa “rasyonel temel” bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin Allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklama olduğunu göstermektedir.

KUANTUM TEORİSİNDEN AHLAK REÇETESİ ÇIKARMAK YANLIŞ – RÖPORTAJ AKSİYON DERGİSİ

27 Şubat 2012 / PINAR DEMİR

Geçen yüzyılın gözde teorisi kuantum, günümüzün geçer akçesi adeta! Bu teoriden hareketle sosyal ve ahlaki çözüm reçeteleri hazırlayanlar var. Konunun uzmanı Doç. Dr. Caner Taslaman bunu mümkün görmüyor.


Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezinin (CERN) Fransa-İsviçre sınırında kurduğu dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarı bir süre önce dünya medyasının ilgi odağındaydı. Binlerce bilim insanının çalıştığı bu devasa tesiste parçacık fiziğiyle ilgili çok önemli bir deney yapılıyordu. Herkes yer altına inşa edilen 27 kilometre uzunluğundaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’ndan gelecek habere odaklanmıştı. Atom altı dünyanın esrarengiz parçacığı Higgs Bozonu’nun gözlemlenebilmesi bekleniyordu. Peki ama teorik fizikle alakalı bilimsel bir deney nasıl bu kadar popüler olabildi? Elektriğin icadı gibi tarihî bir kırılma anı mı yaşanacaktı? Sonrasında neler olacaktı? Bu soruları Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Caner Taslaman’a sorduk. Kendisi, din felsefesi, bilim felsefesi, modern bilim, felsefe ve din ilişkileri konularında önemli çalışmaları olan bir akademisyen. Hem tabii bilimlerin hem de sosyal bilimlerin değişik dallarına vukufiyeti, CERN ile başladığımız sohbeti kuantum fiziğinden postmodernizme, din-bilim/vahiy-akıl ilişkisinden ahlak felsefesine uzanan  geniş bir yelpazeye taşıdı. READ MORE…

KÜRESELLEŞME VE İSLAM – RÖPORTAJ

Asım Öz/ Dünya Bülteni

Asım Öz, ‘Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam’ kitabının yazarı Caner Taslaman ile Türkiye’deki İslami hayat, dindarlık ve küreselleşmenin İslami hayata etkilerini konuştu.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=157326

“Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de İslam” kitabının yazarı Caner Taslaman ile Küreselleşmenin Türkiye’deki İslami hayata etkilerini konuştuk.