BİRİNCİ BÖLÜMEVRİM TEORİSİ ORTAYA KONMADAN ÖNCE FELSEFE, BİLİM VE BİYOLOJİ TARİHİİleride tartışacağımız konuların daha iyi yerine oturması ve zihinlerde tarihsel bir perspektif oluşturabilmek için bu bölümde tezimiz açısından önemli gördüğümüz bazı felsefi konuları, bilim ve özellikle biyoloji tarihini inceleyeceğiz. Başta söylediğimiz gibi tarihin uzun bir diliminde felsefe ve bilim bir arada ele alındığı için, Evrim Teorisi’ne kadar olan dönemde önemli gördüğümüz noktalara bu bölümde bir arada değineceğiz. Evrim Teorisi üzerine yapılan felsefi tartışmalar birçok zaman Platon ve Aristoteles gibi filozofların felsefelerine atıflarla gerçekleşmektedir. Ancak bu filozofların felsefelerinin tezimizi ilgilendiren yönleri iyi kavranırsa bu tartışmaları anlamak mümkün olur. Ayrıca Evrim Teorisi’nden önce gerçekleşen, fizik bilimindeki keşifler ve mikroskobun icadı gibi gelişmeler konumuz açısından oldukça önemlidir. Bu yüzden tezimizin bu bölümünde bu konuları işleyeceğiz. 1.1 TARİHİN ESKİ DÖNEMLERİ 1.1 TARİHİN ESKİ DÖNEMLERİİnsanlık tarihinin üç-dört bin yıllık döneminden öncesine ait detaylı bir bilgimiz bulunmamaktadır. Bazı uzmanlara göre tarih yazının bulunmasıyla başlar. Yaygın olarak kullanılan “sözler uçar yazı kalır” ifadesi yazının önemini belirtmek için kullanılır.[1] Tarihin üç-dört bin yıllık döneminden öncesine dair detaylı bilgimizin olmamasının en önemli sebebi, bu dönemden öncesine dair yazılı belgelerin çok sınırlı olmasıdır. Medeniyetin ilk izlerine Mezopotamya’da rastlanır ve Mezopotamya, Ortaçağ’ın sonlarına dek kendi çağına göre üst seviyede bir kültürün ortamı olmuştur.[2] Sümerler hayvancılıkla uğraşıyorlardı; bu uğraşlarında at ırklarını ayırt etmek, atla eşeğin çaprazlanması gibi uygulamaları vardı. Babilliler’in de belli bir biyoloji bilgisi vardı; pişmiş topraktan bazı iç organ modellerini yaptıkları bilinmektedir, bu ise hayvanları incelemek için kesip biçtiklerini, yani bazı deneyler yaptıklarını kanıtlar.[3] Mısır medeniyetinden kalan tıp alanı ile ilgili papirüslerden, Mısırlılar’ın yaptıkları cerrahi operasyonları öğreniyoruz ki bunlar belli bir seviyede anatomi bilgisi gerektirmektedirler.[4] Mısırlılar’ın mumyalama ile ilgili uygulamaları da belli bir anatomi bilgisini gerektirir. Bu anatomi bilgisinin tıp biliminin gelişimine ciddi bir katkısı olmuştur.[5] Eski Çin ve Eski Hint’te de hayvancılıkla, bitki yetiştirmeyle ve tıbbi operasyonlarla ilgili biyolojik bilgiler bulunmaktaydı.[6] Ünlü bilim ve biyoloji tarihçilerinin büyük bir kısmı, bahsettiğimiz eski uygarlıkların bilim ve biyoloji bilgilerinin daha çok pratik ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve deney ile gözleme dayalı çabalarının ve teorik yaklaşımlarının zayıf olduğunu söylemektedirler. Bu yaklaşımı Batı’lı bilim adamlarının, kendi kültürel kökenlerini dayandırmaya çalıştıkları Eski Yunan medeniyetini ön plana çıkarmak için taraflı bir şekilde yaptıklarını iddia edenler de vardır. Evrim Teorisi, Batı medeniyetinin kültürel ortamında geliştiği için, bu tartışmayı irdelemeden, konumuz açısından önemli olan Eski Yunan medeniyetindeki felsefe ve bilim ortamını incelemeye geçiyoruz. 1.2 ESKİ YUNAN MEDENİYETİNİN İLK FİLOZOFLARIMısır, Fenike (Filistin, İsrail, Lübnan), Anadolu, Ege adaları ve Yunanistan ile çevrelenen Doğu Akdeniz’de canlı ve etkin deniz ticaretinin ortaya çıkışı, yalnızca mal ve ürün alışverişinin gelişmesine yol açmakla kalmamış, farklı yörelerdeki insanların farklı gelenek, görenek, görüş, düşünce ve inançlarla karşılaşmalarına da neden olmuştur. Kavramlarla düşünme ve soyutlama becerisinin bu bölgede hızla filizlenip yayılmasının belli başlı nedeni, farklı kültür değerlerinin harmanlanmasına yol açan bu iletişim tarzı olmuştur.[7] Bilinen ilk felsefeci olan Miletli Thales (M.Ö. 6.yy) aynı zamanda tüccar, devlet adamı, mühendis ve matematikçi idi. Thales evrenin temel hammaddesinin su olduğunu söyledi, buna göre evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar suyun değişime uğramasıyla oluşmuştur. Evrenin hammaddesinin ne veya neler olduğu Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının en önemli tartışma konusu olmuştur. İyonya filozofları günümüz anlamında bir bilim adamı olarak nitelenemezler, çünkü deney ve sistematik gözlem onların çalışmalarında önemli bir yere sahip değildi. Fakat geleneksel öğretileri bir kenara bırakarak ve kendi akıl yürütmelerine dayanarak evreni anlamaya çalışmış olmaları önemlidir. Aklın mitolojik düşüncenin esaretinden kurtulması bilimsel ve felsefi düşüncenin gelişmesindeki en önemli aşamalardan birisidir. Thales biyoloji ve canlılar dünyası ile pek ilgilenmemiştir. Fakat onun talebesi Anaximandros hem canlılar dünyasıyla ilgili ilginç açıklamalar yapmış, hem de evrenin temel hammaddesinin “apeiron” olduğunu söyleyerek hocasına muhalefet etmiştir. İlk hayvanların suda oluştuğunu ve bunların büyüyünce kuru alanlara göç ettiğini söylemiştir. Onun canlılarla ilgili fikirlerinden dolayı ilk evrimci görüşleri ortaya koyan kişi olduğu söylenir. Bizce bu görüşleri Ernst Mayr’ın da dediği gibi Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görmemek gerekir.[8] Anaximandros’un çalışmalarını yakından incelediğimizde, onların, modern fikirlerden çok mitolojiye benzediklerini görürüz.[9] Evrim Teorisi’nin günümüzde anlatılan şekli, tarih boyunca yapılan izahlardan bazılarıyla elbette ortak noktalara sahiptir. Fakat birkaç cümlelik bir anlatımı günümüzün Evrim Teorisi ile karıştırmamak gerekir. Bazıları kurbağanın prense dönüşmesiyle ilgili hikayeyi, neredeyse Evrim Teorisi’nin önceden sezinlenmesi olarak görme eğilimindedir. Empedokles (M.Ö. 492-432) canlıların orijini ile ilgili çok uçuk bir teori ortaya atmıştır: Önce vücudun bazı parçaları ortaya çıkmıştır; gövdesiz baş veya gözsüz kafa gibi. Mükemmel form bulunana kadar bu böyle devam etmiş ve ucubeler yok olmuştur. Ernst Mayr, bu yaklaşımı, doğal seleksiyonun öncüsü kabul etmenin saçma olduğunu söyler. Çünkü Empedokles’in anlatımında doğal seleksiyon, eksik parçaları biraraya getirmekte bir mekanizma olarak işin içine sokulmaz. Mayr’a göre o, iki başlı dana gibi bazı canavarların varlığını ileri sürmek için teorisini bir öneri olarak ortaya atıyordu.[10] Modern Evrimci Kuram, gelişmenin daha çok, daha basit formların sürekli bir ayrımlaşması sonucu ortaya çıktığını söylediği halde; Empedoklesçi kuram, bu gelişmeyi daha çok başka cinsten formların birbirleriyle birleşmesinde görmektedir.[11] İyonyalı filozoflardan Anaximandros’un talebesi Anaximendes’in (M.Ö. 555’ler civarı) ve Apollon’lu Diogenes’in ( M.Ö. 435’ler civarı) çalışmaları da dikkat çekmektedir. Örneğin Diogenes’in çalışmaları bilinen en eski anatomi çalışmalarından birisidir.[12] Eski Yunan’da yapılan bu çalışmaların önemi evrenin neden-sonuç ilişkileri içerisinde açıklanmaya çalışılması, akılcı yaklaşımın temel olması ve mitolojik göndermelerin ve geleneğin otoritesinin –tamamen yok olmasa da- gittikçe azalmasıdır. Bu özelliklerden dolayı Eski Yunan’ın ilk dönem filozoflarının günümüze göre çok safça olan yaklaşımları bile değerli kabul edilmektedir. Ayrıca bu sürecin bir diyalektiği vardı. Talebe rahatlıkla hocasının fikrine bile muhalefet edebilmiş; bu diyalektik süreç, ilkel bazı girişimlerin süreç sonunda gelişmesini sağlamıştır. Fakat bu dönem içinde Hippokrates’in okulu (M.Ö. 460-370 civarı) dışında gözlem ve deneye yeterli önemin verildiğine pek rastlanmaz. Onun çalışmalarını Herophilus, Erasistratus ve de özellikle Galen geliştirmiştir; daha sonra bu çalışmalar Rönesans döneminde anatomi ve fizyolojinin yeniden canlanmasında temel oluşturmuştur.[13] Bu çalışmalarda genelde akıl yürütmeler deney ve gözleme göre hep ön planda olmuştur.[14]
1.3 ATOMCU GÖRÜŞEski Yunan’da Atomculuğu ortaya atan ilk kişi Leukippos’tur. İlkçağ kaynakları, bir varlık bilim kuramı olarak bu öğretiyi büyük ölçüde Leukippos’un geliştirdiği konusunda, genellikle görüş birliği içindedir.[15] Buna rağmen Atomculuğu sistematik olarak ortaya ilk koyan kişi olarak Demokritos kabul edilir. Bu kurama göre atomlar öncesiz ve sonrasızdır. Demokritos evrenin işleyişini mekanist bir şekilde atomların hareketleriyle açıklar. Aristoteles ise, Demokritos’u, teleolojik yaklaşımı tamamen dışlayıp evreni doğal bir zorunluluk ile açıkladığı için eleştirir.[16] Aristo’nun Demokritos’u eleştirdiği bu husus; “teleoloji”nin dışlanıp dışlanmaması meselesi Evrim Teorisi üzerine yapılan tartışmaların da can damarını oluşturacaktır. Atomcu Kuram’ı savunan Demokritos, onun takipçisi Epikuros ve onlardan çok daha açık şekilde ateist-materyalizmi savunmuş olan Lucretius evrende bilinçli bir tasarımın varlığını reddetmişlerdir. Her olguyu doğal zorunlulukla açıklayan bu yaklaşımda; her şeyin, bir bilincin müdahalesi olmadan oluştuğu söylenir. Birçok kişinin bu tarz oluşumu tesadüfi oluşum diye nitelemesinin sebebi, doğal zorunluluğu red için değildir, sadece oluşumun arkasında bir bilincin olmadığını vurgulamak içindir. Çünkü evrenin ve canlıların, atomların hareketleri sonucunda oluştuğunu savunan bu yaklaşım, her oluşun mekanik bir tarzda, sebep-sonuç ilişkileri içerisinde oluştuğunu kabul eder. Bu yaklaşımda sebep-sonuç ilişkilerinin dışında bir tesadüf olamaz. Fakat bu yaklaşımda bulunanlardan, “evrenin tesadüfen oluştuğunu” söyleyenler, “tesadüf” kelimesini “bilinçli bir tasarımın karşıtı”, “bilincin yönlendirmediği bir zorunluluk” anlamında kullanmaktadırlar. (Bu çalışmamızda “tesadüf” kavramı bu anlamda kullanılacaktır.) İşte Eski Yunan’ın atomcularının ve onların takipçilerinin teizm ile en büyük uyuşmazlığı bu noktadadır. Teizm, mekanist bir evren görüşünü kabul edebilir -teistler arasında bu konuda tartışma olsa da- fakat evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olmadığını ve bu anlamdaki teleolojinin reddini kabul edemez. Tezimizin ilerleyen sayfalarında göreceğimiz gibi, teleolojinin (ereksel nedenlerin) kabul edilip edilmemesi ve mekanizm teleoloji tartışması, Evrim Teorisi ile ilgili tartışmaların da odak noktasında yer alacaktır. Böylece Aristoteles’in Demokrites’le Atomcu Kuram bağlamında yaptığı tartışma, 2000 yıldan daha uzun bir zaman diliminden sonra, tarihin yeni oyuncuları tarafından yepyeni bir içerik merkezinde tekrarlanacaktır. Teistik dinlerin evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğunu kabul etmelerine karşın Eski Yunan’da ezeli, ebedi ve durağan bir Evren tasarımı hakimdi. Evrende var olan değişiklikler bile döngüsel bir mantıkla açıklanıyor ve kuramlarında her şey aslına rücu ediyordu. Örneğin Atomcu Kuram’a göre canlılar ve herşey atomların etkileşimi ile var oluyordu, daha sonra herşey aslına, yani atomlara dönüşüyordu. Atomlar öncesiz ve sonrasızlıklarıyla herşeyin nihai açıklamasıydılar. Bu ontoloji, Tanrı’nın merkezde olduğunu ve Evren’i yoktan yaratıp bir gün yok edeceğini söyleyen teist dinlerin ontolojisinden tamamen farklıdır. Bir teist, Atomcu Kuram’a benzer şekilde mekanistik yaklaşımla Evreni açıklayabilir. Hem teist evrimciler, hem de ateist evrimciler olduğu gibi, teist bir Atomcu Kuram’a inananlar da olabilir. Fakat bir teist, atomların öncesiz ve sonrasızlığını, evrende teleolojik bir oluşum olmadığını, atomların herşeyin nihai açıklaması olduğunu kabul edemez. Tanrı merkezli ontoloji nihai açıklamayı Tanrı’da bulur, teist için evrenin oluşumu muhakkak teleolojiktir, çünkü Tanrı’nın zihnindeki plan işlemektedir. Ne her Atomcu Kuram’a inanan ateisttir, ne de her ateist evrimci olmak zorundadır. Tarihin ünlü ateistlerinde, günümüzün Evrim Teorisi’nin izlerini arayarak, onları bu teorinin öncüsü, ilham kaynağı olarak görmek kanımızca yanlış bir yaklaşımdır. Demokritos ve Epikuros’un en ünlü takipçisi ve onlardan çok daha açık bir şekilde ateizmi savunan Lucretius’u da evrimci olarak görmek doğru değildir. Lucretius “Şeylerin Doğasına Dair” isimli şiirinde şöyle demektedir: “Her şeyin kendine has gelişim süreci vardır; Herbiri birbirinden farklı yanlarını muhafaza etmelidir, Bu Doğa’nın geri döndürülemez kanunudur.”[17] Lucretius evrimsel süreçle tesadüfi bir oluşumu değil, çok eski çağlarda tesadüfi bir şekilde “kendiliğinden oluşumu” savunmuştur. Görüldüğü gibi ateizm için önemli olan bilinçli bir gücün karışmadığı bir oluşumu kabul etmektir. Bu “kendiliğinden oluşumu” evrimci bir süreç olarak tarif etmeyenler de olmuştur. Ateizm ile Evrim Teorisi’ni ilişkilendirmeye çalışan bazı araştırmacılar, Eski Yunan’a kadar geri gitmiş ve o dönemin ateistlerinin kullandığı bir kaç cümle ile Evrim Teorisi arasında zorlamaya varacak ölçüde bir bağ kurulmaya çalışılmıştır. Lucretius gibi bazı felsefeciler türlerin yok olması gibi bazı olgulara dikkat çekmişlerdir, ama bunu türlerin birbirinden evrimleştiğini söyleyen Evrim Teorisi’nin doğal seleksiyonu ile karıştırmamak gerekir. Eğer bunlar birbirine karıştırılırsa, tarihteki binlerce kişinin, Evrim Teorisi’ni önceden sezinlediği söylenebilir. Evrim Teorisi’nin doğru olup olmadığı antik dönemin bir tartışması değildir. Fakat teleolojik bir yaklaşımın doğru olup olmadığı ve evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olup olmadığı, o dönemden beri süren bir tartışmadır ve Evrim Teorisi ile bu tartışma daha sonra doruk noktasına ulaşacaktır. 1.4 PLATONProtagoras, Gorgias ve Sokrates gibi düşünürler için, biyoloji ve tüm diğer doğa bilimleri, felsefi etkinlik olmaktan çıkmıştır. Onlar bu çabayı, başarısı olanaksız bir uğraş olarak algıladılar ve agnostik bir tavır sergilediler. Fakat felsefi düşünceyi gerçek manada yönlendiren ve Atomcularla beraber kendisinden önceki düşünürlerin çoğunu gölgede bırakan Platon oldu.[18] Platon hem kendinden önceki felsefecileri gölgede bırakan, hem de Yunan felsefesinin itibarını arttırarak gölgede bıraktığı isimlerin gün ışığına çıkmasını da sağlayan kişidir. O, kendisinden önceki Pythagoras, Parmenides, Herakleitos ve hocası Sokrates gibi felsefecilerin mirasından faydalanmasının yanında, Antik çağdaki ünde ve etkideki tek rakibi, talebesi olan Aristoteles’i de mirasından yararlandırmıştır. Biyoloji tarihi kitaplarında, Platon’un, biyoloji biliminin gelişiminde en olumsuz etkisi[19] olan kişilerden biri olduğu fikrinin ağırlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Stephen Jay Gould, Platon’dan beri gelen ideal soyutlamaların, bütünü oluşturan bireylerdeki varyasyonların gözardı edilmesine sebep olduğunu söyler.[20] Gould, Platon’dan beri gelen özcülük (essentialism) düşüncesinin, biyoloji ve diğer doğa bilimlerinde gelişmeyi önlediği kanısındadır. Özcülük, metafizikte, öze bir gerçeklik yükleyen, özün varoluş karşısında ontolojik bir önceliğe sahip olduğunu öne süren görüştür.[21] Ernst Mayr, özcülüğün iki bin yıl boyunca biyolojiyi felce uğrattığını, Platonik düşüncenin biyolojinin felaketi olduğunu, modern biyolojinin Platonik düşünceden kurtularak geliştiğini söyler. Platon’un Timaeus adlı eserinde duyu organlarıyla elde edilen bilgiyle gerçeğe ulaşılamayacağını söylemesine gönderme yapar.[22] Platon’un epistemik yaklaşımının gözlem ve deney gibi doğa bilimleri için çok önemli olan unsurların gelişmesini engellediği doğrudur. Fakat onun sistematik yaklaşımı felsefeye kazandırmasının ve matematiği merkezi bir role koymasının, doğa bilimleri açısından ne kadar önemli olduğu da unutulmamalıdır. Platon, matematiği vazgeçilemeyecek bir bilim olarak görür; çünkü matematik ile bütün bilimler kavranır ve matematik öz varlığa varmak için kavramları kullanmaya bizi zorlar.[23] Sistematik yaklaşım olmadan deney ve gözlemler birleştirilmeyen veri yığınlarına dönüşürdü. Batı dünyasına sistematik düşünmeyi öğreten en önemli kişilerden birinin Platon olduğu dikkate alındığında, onun düşüncesinin sırf doğa bilimleri için zararlı yönlerini öne çıkaran Mayr ve Gould’un eleştirilerinde -haklı tespitlerine rağmen- haksızlık yaptığını düşünüyoruz. Her iki düşünürün, Darwin’in varyasyonları öne çıkaran düşüncesini adeta Platon’un 2000 yıllık yanıltıcılığının nihai kurtuluşu olarak takdim etmek için böyle bir abartıya gittiklerini sanıyoruz. (Gould kitabında Mayr’ı yaşayan en büyük evrimci olarak takdim ederken, bahsettiğimiz konuda aynı fikri paylaştığı Mayr’ı kaynak diye göstermektedir.)[24] Mayr, Platon’un matematiksel yaklaşımının bilim için öneminin bilincindedir. O, bu noktanın farkındadır ve sadece Platon’un değil, matematiğin ve fizik bilimlerinin kendilerinin de biyoloji üzerinde çok olumsuz etkilerinin olduğu kanaatindedir. Geometrinin değişmeyen doğrularının özcülüğe yol açtığının, bunun ise evrimci düşünceye ters olduğunu söylemektedir.[25] Bu yüzden Mayr, Platon’u, evrimin karşıt kahramanı ilan eder; o özcülüğün bayraktarı olduğu için, bu nitelemeye layık görülür. Matematiksel düşüncenin biyoloji üzerindeki zararlarına dikkat çeken Mayr’a karşı Nicholas Rashevsky gibi biyolojide matematiksel düşünceden daha çok istifade edilmesi gerektiğini düşünen bilim adamları da mevcuttur. Buna göre ihtimaliyet hesapları, istatistik çıkarımlar, kümeler teorisi gibi matematiksel yaklaşımlar biyolojide kullanılmalıdır.[26] Biyolojinin fizik bilimlerden farkını anlamak elbette önemlidir, ama matematiksel düşünce gelişmeden doğa bilimlerinde gelişme olmasının çok zor, hatta imkansız olduğu kabul edilmelidir. Mayr, Plato’nun dört görüşünün biyolojiye zarar verdiğini söyler. Bunlardan birincisi bahsettiğimiz özcülük ile ilgili fikirleridir. İkincisi evreni bir kozmos olarak görmesidir ki bu ileride evrim fikrinin ortaya konmasına zorluk çıkarmıştır. Üçüncüsü canlılığın cansız maddeden kendiliğinden oluşumu (spontaneous generation) fikrini savunan filozofların görüşleri yerine yaratıcı Demiurge’u koymuştur. Dördüncüsü ruha yaptığı çok önemli vurgudur.[27] Tüm bu izahlardan anlaşılıyor ki Mayr, Platon’un biyolojik düşünceye zarar verdiğini söylerken aslında evrimci düşünce ile biyolojik düşünceyi özdeşleştirmiş bulunmaktadır. Mayr, 2000 yıl süren özcü düşünceden insanları kurtaran kahraman olarak Darwin’i sunar ve onun sayesinde özcülükten populasyoncu düşünceye geçildiğini söyler.[28] Heidegger, Nietzsche’nin kendi felsefesini Platonculuğa karşı bir felsefe olarak gördüğünü ve Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözüyle Platoncu metafiziğin öldüğünü kastettiğini söyler.[29] Görülüyor ki Batı felsefesinde Platon birçok fikrin kaynağı kabul edilmektedir ve sırf Platon’un karşıt fikri veya panzehiri olmak iddiası bile bir biyolojik yaklaşıma (Darwin örneği) veya felsefik yaklaşıma (Nietzsche örneği) önemli bir konum kazandırabilmektedir. Alfred North Whitehead’in, Batı felsefe tarihini Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibaret gören yaklaşımı -aslen abartılı olsa da- önemli gerçeklere işaret etmektedir. Evrimci düşüncenin geç ortaya çıkması ve kabulünün zor olmasının altında bile en önemli evrimci bilim adamlarının Platoncu düşünceyi suçlaması ilginç bir örnektir. 1.5 ARİSTOTELESPlaton’un biyolojiye doğrudan katkısı yoktur, fakat ortaya koyduğu fikirlerin doğa bilimleri ve biyoloji için hem engel olma, hem de yol açma açısından önemi vardır. Aristoteles’in ise hem genel felsefesinin, doğa bilimleri ve biyoloji için çizdiği yol çok önemlidir, hem de kendisinin bir biyolog ve biyoloji felsefecisi olarak ortaya koyduğu ve yaptığı çalışmalar, kendisinden sonraki çok uzun bir dönemde etkili olmuştur. W. Thompson, E. S. Russell ve J. Needham gibi ünlü biyologlar Aristoteles’in bir çok prensibinin günümüze kadar tazeliğini koruduğunu söylerler.[30] Biyoloji tarihi veya biyoloji felsefesi üzerine kitapların ilk bölümlerinin geniş kısmı genelde Aristoteles’e ayrılmıştır. O, karşılaştırmanın bilim için önemini kavrayan ilk kişi olarak anılır.[31] Aristoteles, hocası Platon’un ideler öğretisini eleştirir. Onun yazılarında eşyadan ayrı ideler bulunduğunun kanıtı boş yere aranacaktır.[32] Platon’un ideler ile ilgili öğretisi, metafizik problemleri çözmek yerine, gerçek alemi, aynı adı taşıyan faydasız idelerle daha karmaşık hale getirmektedir. Gerçekten de ideler eşyanın ne meydana gelmesine, ne muhafazasına, ne anlaşılmasına yardım etmektedirler.[33] Aristoteles maddi evrenden bağımsız idelerin varlığını reddederken, evrendeki bireylerin özü anlamında ideleri kabul eder. Yani Aristoteles de Platon gibi özcüdür, ama onun özcülüğü bu evrenin dışında ayrı bir ideler alemine gözleri çeviren ve bu evreni önemsiz kabul eden bir özcülük değildir. İleride Aristoteles’in özcülüğü Linnaeus’un biyolojik teorisini de etkileyecektir ve o, biyoloğun görevini, türlerdeki, Tanrı’nın yarattığı özleri ve bu özlere bağlı türleri tespit etmek olarak görecektir.[34] Özcülüğün biyoloji üzerinde çok olumsuz etkisi olduğunu söyleyen Ernst Mayr, 19. yüzyıldan (Darwin’den) önceki dönemde yine de biyolojiye en önemli katkı yapan kişi olarak Aristoteles’i gösterir.[35] Aristoteles’in biyolojiye bu katkılarının arkasındaki temel neden onun felsefesinin deneyciliğe verdiği önemdir. O, açıkça biyolojik çalışmalarını değerlendirirken, gözlemin teoriye göre önceliği olduğunu, teorinin ancak gözlemlerle uyumlu olma durumunda geçerli olduğunu söylemektedir.[36] Aristoteles, sistematik düşünmede hocası Platon’dan istifade etmiş olmasının yanında, deneyci yaklaşım ve biyoloji alanında en çok Hippokrates’ten istifade etmiştir, fakat sistematik düşünce ve yaptıklarıyla Hippokrates’ten çok daha başarılı ve etkili olmuştur. Hayvanların Tarihi, Hayvan Bedeninin Bölümleri Üstüne, Hayvanların Üremesine Dair, Ruh Üstüne yapıtları biyoloji açısından önemlidir.[37] Metafizik ve Fizik isimli yapıtlarında ortaya koyduğu fikirlerini anlamak da, doğa bilimlerine ve biyolojiye yaklaşımını kavramak için gereklidir. Aristoteles’in biyoloji ile ilgili görüşlerinde zengin bir biyolojik mirasa sahip olmamasında ve yeterli deney ve gözlemi gerçekleştirememesinde, mikroskop gibi araçlara sahip olmamasının etkisi kendini gösterir. Kalbin üç gözlü olduğu, kadınlarda erkeklerden daha az diş bulunduğu[38] şeklinde birçok yanılgısı da vardır. Hayvanlar üzerine yaptığı birçok gözlemin doğruluğu ise ancak 19. yüzyılda anlaşılmıştır. Kuşlarla, memelilerle, hatta derin denizlerde yaşayan balıklarla ilgili çalışmaları, bu türlerin çiftleşmelerine varıncaya kadar davranışlarının detaylı tespitini bir insan ömrüne nasıl sığdırdığına şaşırmamak ise mümkün değildir.[39] İçinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen iki bin yıldan fazla bir süreci etkileyecek çalışmalarıyla tarihin en etkili biyoloğu olduğu söylenebilir. Ondan önce bilinen hiç kimse hayvanları böylesine ciddi bir sınıflandırmaya tabi tutmamıştır. O, hayvanları; yaşam tarzları, organları, davranışları gibi kriterler çerçevesinde sınıflandırmıştır.[40] Onun hayvanlarla ilgili sınıfladırması kendisinden iki bin yıl sonra yaşayan Linnaeus ile kıyaslanır. Durağan sabit bir evren anlayışını öngören fiziği daha önce (16. yüzyıl) gözden düşmüş olmasına karşın biyolojide üstatlık mertebesini 19. yüzyıla dek korumuştur. Günümüzdeyse, kavramları ile görüşlerinin çoğu, biyoloji felsefesinin hala gündemindedir.[41] 550 civarında hayvanı gruplandırarak, canlıları “yumuşak, sıcakkanlı memeliler” ve “sert, soğuk bitkiler” gibi farklı hiyerarşik sıralar altında incelemiştir. Onun çalışmaları morfoloji, fizyoloji, embriyoloji, sistematik, hayvan davranışları gibi biyolojinin birçok çalışma alanları için temel oluşturmuştur.[42] Aristoteles’in biyoloji felsefesi bazı evrimci filozoflar tarafından Evrim Teorisi’nin daha önce ortaya konmamasının önemli sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Onun biyolojik yaklaşımında sıçramalara, umulmadık yıkımlara ve yeniden kurulmalara yer yoktur. Her oluş, öncelikle de canlılar evrenindeki oluşmalar, gayelerini -bir bakıma son biçimlerini- kendi bünyelerinde taşırlar.[43] Evrenin bir kaostan oluştuğu (Platon’un düşüncesi) düşüncesinden, kompleks canlıların daha basit canlılardan oluştuğu düşüncesine kadar her türlü evrim fikri Aristoteles’in düşüncesine tersti.[44] 1.6 ARİSTOTELES VE TELEOLOJİAristoteles’in varlığı meydana getiren nedenleri tarifi konumuz açısından önemlidir. O, varlığı meydana getiren nedenleri dört başlıkta inceler: 1. Maddi neden 2. Fail neden 3. Formel neden 4. Gayesel neden Aristoteles’e göre bilim adamının görevi bu dört nedenin hepsi üzerine bilgi edinmektir.[45] Aristoteles’in meşhur mermer heykel örneğini ele alalım. Herşeyden önce mermerin varlığına gerek vardır. Bu maddi nedendir. Heykeli yapmak için çekiç ve keskiyle yontma işlemine ihtiyaç duyulur. Bu ise fail nedendir. Fakat yine, heykelin bir şekil alması, bir at, insan veya benzeri bir şekil kazanması gerekir, gelişi güzel yontulmuş mermer heykel değildir. Bu da formel nedendir. Heykelin varoluşunun genel nedeni, heykeltıraşın amacının gerçekleşmesidir. Aristoteles buna gayesel neden yani bütün şeyin nihai nedeni der.[46] Bazen formel neden ve gayesel neden aynı olur; bir şeyin son biçimi aynı zamanda sürecin sonul amacıdır. Teist yaklaşımda evrenin, Tanrı’nın planına göre yaratıldığı savunulur. Buna göre evrendeki tüm süreçlerin arkasında Bilinç mevcuttur, Bilinç’in yönlendirmediği tesadüfi hiçbir olay mevcut değildir. Bu tarzdaki teleolojik yaklaşım materyalist-ateist yaklaşıma terstir, çünkü materyalizm, madde dışında bir cevher kabul etmez ve maddi süreçlerin arkasında gayesel nedenlerin sahibi bir Bilinci reddeder. Bilinçli bir şekilde bazı gayeler için canlıların yaratılmasının her türlü Evrim Teorisi’ne zıt olduğunu söyleyemeyiz, birçok bilim adamı Evrim Teorisi’ni Tanrı’nın yarattığı bir süreç olarak görmüşlerdir. Bu bilim adamları, Evren’deki maddi süreçleri gerçekleştiren Tanrı’nın gayesel sebeplerinin, Evren’deki canlılarla beraber tüm oluşumların varlığının sebebi olduğunu düşünürler. Bu yüzden Aristo’nun dört nedeni teist evrimciler için sorun oluşturmamaktadır. Aristo’nun dört nedeninin, Evrim Teorisi’ne karşı gösterilmesinin sebebi yaygın olarak yapıldığı gibi Evrim Teorisi ile ateizmi karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Aristo’nun anladığı anlamda dört neden ateist Evrim Teorisi’ne zıttır ama teist Evrim Teorisi ile uzlaşabilir. Görülmektedir ki Aristo’nun dört neden anlayışı her türlü (evrimci olan veya olmayan) ateizm ile zıttır. Bu arada şunu belirtmeliyiz ki Aristo’nun teleolojik yaklaşımı, teizm ile uyumluyken ateizm ile uyuşamaz; ama bu, ateistlerin teleolojik yaklaşımın kelimelerini, kavramlarını hiç kullanmadıkları anlamına gelmez. Örneğin gözün açıklaması için “göz görmeye yarar”, kanatlar için “kanatlar uçmayı sağlar” şeklinde yapılan açıklamalar, gözleri ve kanatları gayesel nedenleri ile açıklayan teleolojik açıklamalardır ve biyoloji ile ilgili kitaplar bu tip açıklamalarla doludur. Bazı evrimci biyologlar, örneğin botanist Paul J. Kramer, dilin bu şekilde kullanımını yanlış bulmakta ve bu izahların biyoloji biliminden atılmasını istemektedirler.[47] Ünlü evrimci biyolog Francisco J. Ayala, biyoloji biliminde dilin teleolojik kullanımından kaçışın olmadığının farkındadır ve bunda bir sakınca da görmemektedir. Fakat teleolojik yaklaşımı yapay (artificial) teleoloji ve doğal (natural) teleoloji diye ikiye ayırarak, bir ateistin, teleolojik kavramları kullanışı ile teistinkileri ayırt etmektedir. Buna göre bir bıçağın keskin yapılmasını, bir arabanın sürülmek için imal edilmesini veya Tanrı’nın evreni yaratmasını anlatan kişi yapay teleolojik bir yaklaşımda bulunuyordur. Bu yaklaşımda bilinçli oluşturma ve bunun sonucunda tasarım vardır; bıçağı, arabayı ve evreni bunlara içkin olmayan dış bilinçli bir güç oluşturmuştur. Oysa, Ayala, doğal teleolojide herşeyin içkin olduğunu; kuşların kanatlarının oluşumundan bahsederken, tesadüfi mutasyon, adaptasyon, doğal seleksiyon gibi süreçlerin dışında hiçbir güce atıf yapmayan kişinin, doğal teleolojik açıklama yaptığını söyler.[48] Görüldüğü gibi teist felsefeci ve bilim adamlarının teleolojik yaklaşımı, Ayala’nın sınıflamasına göre yapay teleolojidir, buna karşın ateist yaklaşımın teleolojik terimleri kullanışı doğal teleolojidir. Burada “doğal” kelimesinin kullanılışındaki gerçek amacın, doğa dışı gücü (Tanrı’yı), Evren’in ve canlıların oluşum sürecinin dışına çıkarmak olduğu görülmektedir. İleride göreceğimiz gibi bu yaklaşım tüm evrimcilerin yaklaşımı değildir, sadece ateist evrimcilerin yaklaşımıdır. Teist bir bilim adamı veya felsefeci, Evren’den veya canlılardan bahsederken gayesel nedenleri gözardı edip bilimsel yaklaşımda bulunabilir (ileride göreceğimiz teist mekanizm savunucuları gibi). Fakat teist bir ontoloji, evreni Tanrı’nın bir tasarımı olarak gördüğü için; tasarımdan dolayı mutlak bir şekilde teleolojik yaklaşımı kabul etmiştir (bilimsel yaklaşımında teleolojiyi gözardı etse de). Aristoteles’in ve teistlerin teleolojik yaklaşımı ile ateistlerin teleolojik kavramları kullanışını ayırd etmek için Jacques Monod[49] ve Ernst Mayr[50] teleonomi kavramının teleolojik kavramının yerine kullanılmasını savunmaktadırlar. Aristotelesçi anlamda teleoloji kavramından kurtulmak için telenomi kavramının kullanılmasını ilk öneren Pittendrigh olmuştur.[51] Ernst Mayr teleonomi kavramını gayesel bir süreç için kullanmaktadır, bu gayeye giden yolu yönlendiren ise programdır. Mayr’ın program ile kastettiği temelde canlıların DNA’sındaki genetik kodudur.[52] Böylece teistlerin, Bilinçli Tasarımcı’nın zihnindeki planı kasteden teleolojisi, ateist-evrimci yaklaşım tarafından; Tanrı ve DNA ile teleoloji ve telenomi kavramları yer değiştirtilerek dönüştürülür. Böylece biyologların canlıların organları ve davranışları için kullanacakları gayesel kavramlar meşrulaştırılmış olunur. Aristoteles deneysel, gözlemsel biyolojiye büyük katkıda bulunduğu gibi onun biyoloji felsefesi alanında yaptığı tartışmalar ikibin yılı aşkın bir süre alıntılanmış veya ona cevap verilmeye çalışılmıştır; ama onun muhalifleri bile onun önemini yadsımamıştır. 1.7 ARİSTOTELES’TEN HEMEN SONRA BİYOLOJİAristoteles Atina’dan firar ettikten sonra okulunun yönetimini, Platon’un okulundan beri beraber olduğu talebesi Theophrastus’a bıraktı. O da otuz yılı aşkın bir süre bu okulu yönetip birçok talebe yetiştirdi. Aristoteles’in hayvanlar üzerine yaptığı çalışmalar bu konuda bilinen ilk sistemli ve geniş kapsamlı çalışmalar olmasına karşın Theophrastus’un çalışmaları botanik konusunda kendi döneminin zirvesidir.[53] O, 500’ün üzerinde bitki türünden bahsetmiş ve “botaniğin babası” olarak anılmıştır. Bitkilerin Sebepleri (De Causis Plantrum) ve Bitkilerin Doğal Tarihi (Historia Plantrum) isimli ünlü eserlerinde, bitkilerin üreme sisteminden hastalıklarına kadar birçok konuyu ele alır.[54] Theophrastus’un yaklaşımının felsefe açısından değeri deneysel yaklaşıma önem verilmediği bir devirde, deneyin ve gözlemin epistemolojik açıdan önemine inanması ve bizzat kendisinin uygulamalarıyla Aristoteles’in bilgisel ve kuramsal mirasını daha da geliştirmesidir. Bu dönemden sonra biyolojiye önemli katkıda bulunanların birçoğu aynı zamanda hekimdir. Örneğin Herophilus’un anatomi konusundaki çalışmaları önemlidir, eserlerinin çoğu kaybolmuş olmasına rağmen başkalarının ondan yaptığı alıntılardan kendisinin yaşadığı dönemin en önemli iki anatomi bilgininden biri olduğu anlaşılmaktadır. Yaptığı otopsiler ile insan vücudu hakkındaki bilgilerin birçoğunu ilk defa insanlığa kazandıran odur.[55] Erasistratus, Herophilus’un çağdaşıydı ve o da önemli bir anatomi bilgini ve fizyolojistti. Demokritos’un Atomcu Kuram’ına yakındı.[56] Kalp üzerine, dikkatlice çalıştı ve kapakçıklarını isimlendirdi, dolaşım sistemi ve sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı, beynin kıvrımlarını dikkatle inceledi. İskenderiyeli bu iki anatomi bilgininin birbirleriyle rekabeti biyoloji biliminin gelişimi açısından önemli sonuçlar verdi.[57] Romalıların biyolojiye katkıları genelde Yunanlılarınkinden daha önemsiz kabul edilir. Milattan sonra birinci yüzyılda yaşayan Plinus, Doğa Tarihi adlı geniş bir ansiklopedi yazmış ve bu eser 15 yüzyıl boyunca başvuru kitabı olmuştur.[58] Antik dönemin son önemli biyoloji bilgini 2. yüzyılda yaşayan Galenos’tur. Bergama’da doğan Galenos, Roma’da hekimlik ve cerrahlık yaptı, birçok tıp kitabı yazdı. Anatomiciydi, fil, domuz ve maymun gibi birçok hayvanın üzerinde otopsi uygulayarak sinir sistemlerini, kalplerini inceledi. Deneysel fizyolojinin kurucusu kabul edilir.[59] 17. yüzyıla dek biyoloji bilimi üzerinde en etkili birkaç isimden biri oldu. Hatta Aristoteles ile beraber en etkili iki kişiden biri olduğu da söylenebilir. Galenos kendinden önceki mirastan önemli ölçüde yararlandı ve Aristoteles’in teleolojik yaklaşımını benimsedi. Anatomi ve fizyoloji konusunda Aristoteles’i geçmiş olsa da [60] biyoloji felsefesine ve genel felsefeye olan etkisi Aristoteles’in çok gerisindedir. Deneysel ve gözlemsel bilgiye epistemolojilerinde önem veren Aristoteles’ten sonra gelen tüm bilginlerin katkısı önemli olsa da, bunların hiçbiri felsefi bir sistem kurma ve kendilerinin de etkisi altında oldukları Aristotelesçi paradigmayı kırma konusunda girişimleri olmamıştır, çoğu bu paradigmaya bağlı bir şekilde yaptıkları çalışmalarda tümevarım yöntemiyle mevcut bilimsel bilgiyi geliştirmeyi hedeflemişlerdir. 1.8 İSLAM DÜŞÜNCESİNDE BİLİM VE BİYOLOJİGalenos’tan sonra uzun bir dönem çok önemli sayılabilecek bir biyolojik çalışmaya rastlanmamaktadır. Bu süreç İslam Düşüncesi’nin en önemli eserlerinin verildiği 9.-13. yüzyıllar arasındaki döneme kadar devam etti. İslam dini 7. yüzyılda ortaya çıktı ve İslam’ın kaynağı Kuran, tüm varlıkları Tanrı’nın varlığının delilleri olarak nitelendirdi ve Müslümanları bunların incelenmesine teşvik etti. Kuran’ın ayetlerinin şekillendirdiği zihinler, bilimsel çalışmayı bir ibadet ve Tanrı’ya yaklaşmanın aracı olarak değerlendirdiler. Kuran’ın dili bilimsel ilerlemenin uluslararası vasıtası oldu. Bu yüzyıllarda yaşamış Cabir bin Hayyan, Kindi, Harizmi, Fergani, Ebu Bekr er-Razi, İbn Sina, Biruni, İbn Yunus, İbnül Heysem gibi Müslüman bilim adamlarının Batı’da eşdeğerleri bulunmamaktaydı. Ortaçağ hakkında “karanlık çağ” denmesi Batı medeniyeti için doğru olabilir, ama bu dönemdeki İslam düşüncesinin bilimsel başarısı için bu ifadeyi kullanmak uygun değildir.[61] Müslümanlar, ilmin gerçek sahibi olarak Allah’ı gördükleri için; yabancı toplumlardan bilgi almada, bu toplumlardan çeviriler yapmakta bir sakınca görmediler. Hint, Fars, Mezopotamya bölgesindeki birikimden ve de özellikle Grek mirasından yararlanıldı. Önceki insanların bilim ve düşünceye katkılarını kendi eserleri sayarak, faydalı olanı alma, faydasız olana itibar etmemeyi prensip edindiler. Grek bilim ve düşüncesini ayrıntılarıyla tercüme edip korumalarına rağmen, söz Yunan mitolojisine geldiğinde onu sadece politeizmin bir şekli olarak niteleyip dikkate almamışlardır.[62] Görülüyor ki Müslüman düşünürler, sadece kendilerinden birşey katmadıkları tercümeler yapmamışlar, daha baştan kendi inançları, ontolojileri çerçevesinde seçim yaparak etkili olmuşlardır. Özellikle Aristoteles’in ve Galenos’un onlardan sonra ise Hippokrates’in, İslam dünyasındaki biyoloji biliminin gelişiminde en etkili kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Hippokrates ve Galenos’ta yer alan uyum ve denge fikri ile İslam’da önemli bir yer tutan uyum ve denge fikri arasındaki ilişki de bunu kolaylaştırmıştır.[63] İslam’daki, canlıları, Tanrı’nın varlığının ve gücünün delili olarak gören anlayışın, Aristoteles’in ve onu izleyen Galenos’un teleolojik yaklaşımıyla uyumlu olması da Aristoteles ve Galenos’un, İslam düşünürlerince benimsenmesinde etkili olduğunu söylemek mümkündür. İslam düşünürleri bilgilerini sadece tercümelerle arttırmakla kalmamış, sistematik deney ve gözlem ile bilgi edinmenin epistemolojik önemini kavramışlar ve pratik uygulamalarıyla birçok keşifler yapmışlardır. Örneğin İbnün Nefs’in küçük kan dolaşımını keşfi önemlidir.[64] İbnün Nefs, Galenos’un yanlış düşüncelerini düzelterek kalbin üç değil iki karıncıktan ibaret olduğunu belirtmiştir.[65] Zooloji alanında Cahız’ın Kitab el- Hayevan (Hayvanlar Hakkında Kitap) adlı kitabı kendi döneminin en önemli eserlerindendir. O, Aristoteles’in fikirlerinden faydalanmış, onları hem geliştirmiş, hem de eleştirmiştir. Cahız, zoolojiyi dini araştırmaların bir dalı haline getirmiştir.[66] Bu durum, doğa bilimleri üzerine çalışmayı, ibadet kabul eden devrin genel anlayışıyla uyumluydu. Kuran canlı varlıklara özel bir itina göstermiştir. Nitekim birisi Kuran’ın en uzun suresi olmak üzere Kuran’ı Kerim’de tam altı sure adını hayvanlardan almaktadır.[67] Müslüman bilim adamları botanik konusunda da önemli eserler verdiler. Örneğin Ebu Hanife ed-Dineveri’nin Kitab en-Nebat (Bitkiler Kitabı) isimli eseri muhtemelen 9. yüzyılın en önemli botanik kitabıdır. İhvanı Safa’nın, İbn Sina’nın, İbn Bacce’nin de botanik konusundaki eserleri kendi ve kendilerinden sonraki dönemlerde etkili olmuşlardır.[68] İbnül Heysem’in optik konusundaki çalışmaları, 16-17. yüzyıla kadarki bu alanda yapılmış en önemli bilimsel çalışmalardan birisidir.[69] Optikteki bilgi birikimi astronomi için olduğu kadar biyoloji için de hayati önemde olmuştur. Nasıl çağdaş astronomi gelişmesini teleskoba borçluysa, çağdaş biyoloji de mikroskoba borçludur. Bu yüzden optikteki gelişmeye katkısı olan İbnül Heysem biyoloji açısından da önemli bir yere sahiptir. Roger Bacon’dan, Vitello’dan, Leonardo da Vinci’ye dek birçok önemli bilim adamı optik ile ilgili çalışmalarında İbnül Heysem’in optik ile ilgili kitabından faydalanmışlardır.[70] Modern biyoloji ve Evrim Teorisi, Batı medeniyetinin bilimsel ortamında gelişti. Bu yüzden Batı bilimi ve biyolojisinin beslendiği kaynaklar olan Grek medeniyetini ve İslam düşüncesini tanımamız, Batı medeniyetinin gelişimini daha iyi kavrayabilmemiz için faydalı olacaktır. İslam düşüncesinden yapılan çevirilerle Batı, kendi tarihsel köklerini dayandırdığı ve yoğun etkisi altına girdiği Grek mirasını keşfetti. Batı, İslam düşüncesinden tercümelerle Grek medeniyetini keşfederken, İslam düşüncesinin Grek medeniyetini yorumlayışını ve İslam bilim adamlarının metodolojisini ve keşiflerini de kendi içine aldı. Albertus Magnus, Thomas Aquinas, Duns Scottus gibi Batı medeniyetinin önemli isimleri İbn Sina ve İbn Rüşd’ün düşüncelerinden derinden etkilendiler.[71] Roger Bacon’a nispet edilen deneysel metodu kurma şerefinin aslında Müslüman bilginlere ait olduğu, teori ve deneyin metodolojik bütünlüğü konusunda Bacon ve Leonardo da Vinci gibi ünlü bilim adamlarının, Müslüman bilim adamlarından ciddi etkiler aldıkları Batılı bilim adamlarınca da ifade edilmiştir.[72] 11. ve 13. yüzyıllarda Arapça’dan Latince’ye yapılan tercümeler Avrupa’da bir eğitim devrimine yol açmış ve dolayısıyla Batı’da mevcut şekliyle üniversitenin doğuşunda etkili olmuştur.[73] Arapça’dan yapılan tercümeler ile Batı dillerine giren kelime ve kavramlar, özellikle 16. yüzyılda bu konuda gösterilen özel bir gayretle Batı’nın bilimsel terminolojisinden çıkarıldı.[74] İslam düşüncesinin biyoloji alanındaki en etkili isminin İbn Sina olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle el-Kanun fi’t-Tıbb isimli eseri biyoloji ve tıp açısından yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. 15. yüzyılın sonlarına doğru el-Kanun, Galenos’un eserleriyle birlikte Batı Avrupa’daki tıp fakültelerinde açıklanıyor ve şerhediliyordu. Bilhassa 13. yüzyıldan itibaren İtalya’da büyük bir ilgiye mazhar olmuştu.[75] Müslüman bilim adamları teistik bir ontolojiyi, deney ve gözleme önem veren bir epistemolojiyi ve bilim anlayışını, farklı medeniyetlerin bilimsel mirasından faydalanmayı gerekli gören bir zihniyeti, Evreni ve canlıları tanıma faaliyetlerini ibadet kabul eden bir imanı birleştirdiler. Tüm bunları kendi bünyelerinde sentezleyen İslam düşüncesi, Batı medeniyetine önemli bir miras aktardı ve bu miras Batı’nın bundan sonraki felsefi ve bilimsel macerasında etkili oldu. 1.9 İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİM FİKRİİslam düşüncesinin Batı’nın modern biliminin ve biyolojisinin oluşumunda hem deneyci ve gözlemci metodolojiyi teşvik ederek, hem kendi deney ve gözlem sonuçlarını aktararak, hem de Grek medeniyetinin mirasıyla Batı’yı buluşturarak etkili olduğu doğrudur. Fakat Lamarck ve özellikle de Darwin tarafından ortaya konan, sonra başta genetik olmak üzere biyolojideki gelişmelerle yeniden formüle edilen biyolojik Evrim Teorisi’ni, Batı’nın, İslam düşüncesinden aldığını söylemek için yeterli ve tutarlı delil bulunmamaktadır. Bazılarının yaptığı gibi Anaximandros’ta Evrim Teorisi’ni aramak hata olduğu gibi, İslam düşüncesi içindeki İhvan üs-Safa’da Evrim Teorisi’ni aramanın da hatalı olduğu kanaatindeyiz.[76] Bu söylemimiz İslam düşünürlerinde “evrim” fikri olmadığı anlamına gelmemektedir. Bazı araştırmacılar bu düşünürlerdeki “evrim” kavramına işaret ettiklerinde, birçok kişinin “evrim” kavramıyla biyolojik “Evrim Teorisi”ni karıştırdığına tanık olunmaktadır. Bu çok tekrarlanan ve dilin yanlış kullanılmasından kaynaklanan hata, sıkça tarafların anlaşılamamasına sebep olmaktadır. “Evrim” kavramı ile daha kompleks bir varlık türünün daha basit bir varlıktan meydana gelmesi kastedilir. Örneğin gaz bulutlarının sıkışmasından gezegenlerin oluşumu şeklinde kozmolojik seviyede bir evrim de, hidrojen ve oksijenin birleşmesinden suyun oluşması şeklinde kimyevi seviyede bir evrim de “evrim” kavramının içine girer. Biyolojik anlamda ise Lamarck ve özellikle Darwin tarafından ortaya konan Evrim Teorisi ile her bir canlı türünün, diğer bir türün değişimi sonucu oluştuğu kabul edilir. Bu yüzden türlerin sabitliğini savunan herkes Evrim Teorisi ile tam zıt kutuptadır. “Evrimci” fikirleri gösterilen fakat türlerin değişmezliğini savundukları da aynı araştırmacı tarafından gösterilen Nazzam[77], Biruni[78], İhvani Safa[79] “evrimci” kabul edilseler de, Evrim Teorisi’ni önceden sezinledikleri söylenemez. Cahız, canlılar arasındaki hayat kavgasından, Biruni varyasyonlardan ve türlerin seçimi ile ıslah edilmelerinden bahsetmişlerse de hiçbirinin bugünkü anlamda bir Evrim Teorisi’ni savunduğu söylenemez.[80] Canlıların arasında “varlık mertebeleri” olduğu görüşünü ve bu görüşe göre canlıları sıralamayı Evrim Teorisi’nden ayırt etmek zorundayız. Aynı hata Aristoteles için de yapılmış, onun canlıları “varlık mertebelerine” göre dizişinden, Evrim Teorisi’ni öncelediğini düşünenler olmuştur. İbn Miskeveyh’te canlıları varlık mertebelerine göre ayıran hiyerarşik bir diziliş, basit canlıdan kompleks canlıların evrimleştiğini söyleyen sıralamayla benzeyebilir.[81] Fakat “varlık mertebelerine” göre canlıyı dizişte canlı türlerinin birbirlerinden evrimleştikleri iddiası yer almazken, Evrim Teorisi’nin en önemli izahı budur. Bazı düşünürler ise Kuran’da bir ceza olarak anlatılan “mesh” olayına dayanarak bir türden diğerine dönüşmeyi mümkün görmüşlerdir (Bu konu 3. bölümde işlenecektir). Fakat türler arası değişimi mümkün görmekle veya sınırlı sayıda türün birbirinden evrimleşmesiyle, bütün türlerin evrimleşerek oluştuğunu söyleyen Evrim Teorisi arasında önemli fark vardır. Türler arası geçişi mümkün görmekle bütün türlerin birbirinden oluştuğunu söyleyen sistematik bir görüş ortaya koymak arasında ciddi bir mesafe farkı vardır. Türler arası geçişin olabileceğini söyleyen biri, Evrim Teorisi’ni daha rahat kabul edebilir, bu kişi türler arası geçişin olmadığını savunandan Evrim Teorisi’ne daha yakındır. Fakat bir düşünürün, sırf türler arası geçişi mümkün gördüğü için Evrim Teorisi’ni öncelediğini söylemenin de zorlama olacağı kanaatindeyiz. Müslüman düşünürlerde “evrim” görüşü olduğunu söyleyenler üç tip evrim kastetmektedirler. Bunların birincisi biyolojik evrimdir ve türlerin değişimi bu evrimin konusudur. İkincisi sosyal evrimdir ve medeniyetlerin gelişimi gibi faktörler buna dahildir. Üçüncüsü ise insanın ahlaki ve manevi açıdan gelişiminin kastedildiği psikolojik evrimdir.[82] Günümüzde birçok kişi evrim kavramıyla Evrim Teorisi’ni anladığı için, bu saydığımız üç evrim görüşünden herhangi biri kastedildiğinde ayırım yapılamayabilmektedir. Örneğin Mevlana’nın manevi açıdan gelişimi kasteden şiirlerinin, biyolojik Evrim Teorisi’ni öncelemesi şeklinde yapılan yorumlar doğru görünmemektedir. Mevlana’nın izahları da, canlıların, hiyerarşik varlık mertebelerine göre dizilmelerini öngören “varlık skalası” anlayışı ile ilgilidir. Cahız’ın evrimi öncelediğini söyleyen bir görüş Cahız’ın bilimsel, biyolojik yaklaşımından dolayı daha çok tartışmaya değerdir, fakat tasavvufi şiirsel bir eserin birkaç beytinden dolayı Mevlana’yı biyoloji alanına çekmek bizce hatadır. Mevlana’nın, kendi alanındaki birinden beklendiği gibi psikolojik evrime işaret ettiğini veya ruhsal tekamülü vurguladığını söylemek daha doğru olacaktır. Bazı İslam düşünürlerinin doğal seleksiyona ve dönüşümcülük fikrine işaret etmeleri önemlidir.[83] Fakat bu izahlara dayanarak Evrim Teorisi’nin, Müslüman düşünürler sayesinde veya onlar tarafından ortaya konduğunu söyleyecek yeterli, sistematik ve ikna edici verilere sahip değiliz. Canlılar dünyasında doğal seleksiyonun varlığını tespit etmek ile yeni türlerin oluşumunu Darwin gibi doğal seleksiyon ile izah etmek çok farklıdır. Türlerin değişimine işaret edilmesi ise biyolojik açıdan ciddi öneme sahiptir. Fakat bütün türleri böylesi bir değişimin sonucu görmek ile bu değişimin sınırlı şekilde gerçekleştiğini söylemek de epey farklı fikirlerdir. Diğer yandan, Evrim Teorisi ile karıştırmamak gerekmekle birlikte birçok ünlü İslam düşünürünün felsefelerinde “evrim” kavramının önemli bir yere sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. 1.10 ORTAÇAĞ HRİSTİYAN DÜŞÜNCESİ VE BİYOLOJİOrtaçağ Hristiyan dünyasında genel olarak bilimsel düşüncede de, biyolojide de önemli buluşlara ve çalışmalara az rastlanır. İslam dünyasından yapılan tercümeler ve haçlı seferleriyle Grek ve İslam medeniyetinin felsefi-bilimsel birikiminin Hristiyan dünyaya aktarılması ile Hristiyan dünyada bir ivmenin gerçekleştiğine tanık oluyoruz.[84] Bu aktarma faaliyetinin olduğu yüzyıllarda (12. ve 13. yüzyıllar) aynı zamanda bugünkü anlamda üniversitenin temelleri, kilise mensuplarının direnmelerine rağmen atılmıştır.[85] Batı’nın tüm bilimi ve de biyolojisinin gelişimi için bu da önemli bir dönüm noktası olacaktır. Batı dünyası İslam medeniyeti üzerinden tanıştığı Aristoteles’in felsefesini ve bilimini Katolikleştirdikten sonra -bunu büyük ölçüde Thomas Aquinas yaptı- adeta resmi görüşü olarak kabul etti. Aristoteles’in dünyayı Evren’in merkezi kabul eden görüşü ve birçok fikri Katolik kilisesini cezbetti ve ciddi bir tahlil yapılmadan birçok görüşü içselleştirildi. Meşhur bir hikayeye göre, atın kaç dişi olduğunu merak edenler atın ağzını açıp dişlerini sayacaklarına Aristoteles’in kitaplarına başvuruyorlardı.[86] Böylece Ortaçağ Hristiyan dünyasına -Katolik kilisesi Aristoteles sentezi- Thomas Aquinas’ın şahsında en iyi temsil edilen paradigma hakim oldu. Aquinas’ın canlıları belirli, değişmez bir sayıda gören yaklaşımının canlılar dünyasına yönelik evrimsel bir teorinin oluşumunu uzun yıllar engellediği düşünülür. Bu paradigma çok açıklayıcı gözüküyordu, fakat her türlü bilgi elde edilmiş, iş bitirilmiş havasında sunulduğu için bilimsel bilginin gelişiminin önü tıkanmıştı. Aristoteles felsefesi kendi döneminde olmadığı kadar tartışılmaz olmuştu ve dinsellik etiketiyle Katolik kilisesinin himayesine girmişti. Bu Aristoteles’in bile tahmin edemeyeceği bir sonuçtu; kendisi adeta azize, felsefi-bilimsel sistemi ise bazı düzeltmelerle dine dönüşmüştü. Hristiyan dünyada 13. yüzyılda yaşayan Dominik tarikatından Albertus Magnus’un (Thomas Aquinas’ın hocası) doğal tarih üzerine yazdığı kitap, kendinden önceki Hristiyan medeniyetinin ve kendi asrının en ciddi biyoloji kitabıdır. O, Galenos, Hippokrates ve İslam düşünürlerinin (İbn Sina ve İbn Rüşd başta olmak üzere) fikirlerinden de yararlanmıştır. Bu kitabında yazar Aristoteles’in derin etkisi altındadır, kendi gözlemleri de olmakla beraber bunların çok fazla olduğu söylenemez.[87] Bu dönemde imparator II. Frederik’in, Dominiken tarikatından Thomas Cantimprantesis’in ve Vincentius Bellovacensis’in biyoloji ile ilgili çalışmaları da bu dönem açısından önemlidir, ama hiçbiri Albertus Magnus’unkinin çapında değildir.[88] Bilimsel anlamda bilinen bir keşfi olmasa da, ortaya koyduğu metodolojisinin doğa bilimlerindeki önemi sebebiyle Roger Bacon da bu dönemde anılması gereken bir isimdir. Matematiği temele alan, fakat soyut akıl yürütmenin yanı sıra gözlemden ve deneyden de yararlanan birleşik bir bilimin olması gerektiğini savunuyordu.[89] Bu metodoloji modern bilimlerin gelişmesini sağlayan metodolojidir. Roger Bacon, bu metodolojinin, modern bilimin geliştiği Batı medeniyetine yerleşmesinde öncülük eden önemli isimlerden birisidir. O, etkisinde olduğu İslam düşünürlerine benzer şekilde, bu dünyadaki şeyleri bilirsek dini daha iyi anlayacağımızı savunuyordu. Matematiği ve gözlemi daha dindar olmanın bir aracı olarak görüyordu.[90] Kısacası onun epistemolojik yaklaşımı zihninde kurulu olan ontolojisine hizmet eden bir araçtı. Bilimde gözlemin merkezi rolünün artması, biyoloji biliminin tüm dallarındaki gelişmelerin motoru hükmündedir. Coğrafi keşiflerin ve özellikle Amerika’nın ilerleyen yüzyıllarda keşfi de biyoloji açısından önemli olmuştur. Bu keşifler sayesinde biyoloji yeni materyallere kavuşmuştur. Bunları hiç görmemiş olan Aristoteles’e dayanarak bilgi edinmek bundan böyle mümkün olamamıştır. Bu durum yeni araştırmaların yapılıp, gözlemin bilimde daha da merkezi bir role kavuşmasında etkili olmuştur.[91] 1.11 KOPERNİK - KEPLER - GALİLE SÜRECİ VE KİLİSE’NİN GÜCÜNÜ YİTİRMESİBilimsel fikirleri ortaya atanlar toplumdan yalıtılmış bireyler değildir, bilimsel aktiviteler de toplumun dışında yapılmazlar. Demek ki bilimin sosyolojik ortamla bir etkileşimi vardır; bu etkileşimin bilimin objektif olma idealine zarar verecek olması ihtimali bu gerçekliği değiştiremez. Ortaçağ Hristiyan toplumunda Kilise-Aristo felsefe-biliminin, karışımı olan paradigmanın hakim olduğunu gördük. O dönemin sosyolojik ortamında Kilise’nin gücü ve belirleyiciliği bu paradigmanın kurulmasında ve devam ettirilmesinde en önemli aktördü. Bu paradigmanın değişmesinde ise Kilise’nin gücünü yitirmesi belirleyici olmuştur. Kilise’nin gücünü yitirmesinde evvelden beri Kilise ile çekişmekte olan siyasi otoritelerin Kilise’ye karşı kazandıkları başarılar ve de özellikle Martin Luther ile John Calvin’in başlattıkları 16. yüzyıldaki Protestan hareketinin, birçok kimsenin Katolik Kilisesi’nden kopmasına yol açması önemlidir. Bizim burada üzerinde daha uzunca duracağımız sebep, fizik biliminde yaşanan gelişmelerin, Kilise’nin kontrol ettiği paradigmayı delmesidir. Bu paradigmal değişimde, fizik (özellikle astronomi) motor rolü oynasa da, daha sonra bu değişimin, tüm doğa bilimlerinde ve konumuz açısından önemli olan biyolojide de etkisi büyük olmuştur. Yunanlıların ve İslam düşünürlerinin yaptığı gözlemler aslında çok az gözlem yapmış olan Kopernik’in evren modelini oluşturmasında etkili oldu.[92] Kopernik 16. yüzyılın başında (1514) Güneş merkezli kuramının kısa bir özetini sundu. Ancak yaşamının sonlarına doğru (ö.1543) eseri yayınlandı. Kilise, başta bu kitaba karşı önemli bir tepki vermedi, ama daha sonra 1616’da bu kitabın okunması yasaklandı.[93] Kopernik bu kitabında Dünya yerine Güneş’in merkez olduğu ve Dünya’nın Güneşin etrafında döndüğü aksiyomlarını kabul edersek, evrendeki gök cisimlerinin hareketlerini daha iyi anlayacağımızı söyledi.[94] Kopernik’in bu iddiası, Aristoteles’in fikirlerini resmi olarak kabul eden Kilise’nin felsefi ve bilimsel görüşlerine aykırıydı. Kopernik’te suskun kalan Kilise, asıl tepkiyi Galile’ye gösterdi. Birçok kitapta bilim-din çatışmasının en önemli iki örneği olarak Kopernik’in evren görüşüyle din çatışması ve Darwin’in Evrim Teorisi’yle din çatışması gösterilir. Bu kitapların dinden kastının Hristiyanlık olduğu ve bunun tarihsel olarak inkar edilemeyeceği gözükmektedir, fakat bu “din” sözcüğüyle diğer dinleri de kastetmek hatalı olacağı gibi[95] bütün Hıristiyanları da bu çatışmanın tarafı görmek hatalı olacaktır, çünkü Kopernik-Kepler-Galile gibi dinin karşı cephesi gösterilen kişilerin hepsi inançlı Hıristiyanlardı. 16. ve 17. yüzyıllarda gelişen bilime yön veren bilim felsefesinin epistemolojisinde, gözlem ile matematiksel veri ve modelleri kullanmak merkezi role sahipti. Buna göre kuramın matematiksel modeliyle gözlem kesinlikle uyumlu olmalıydı; eğer kontrol edilen gözlem verileri kuramın matematiksel modeliyle uyumlu değilse, kuram tamamen değiştirilmeli veya düzeltilmeliydi. Kepler söz konusu bilim anlayışının en başarılı ilk uygulayıcılarından biridir. Kepler, 1601’de başarılı gözlemci Tycho Brahe’nin ölümünün ardından onun vazifesine atandı. Kepler, Brahe’nin gözlem verilerinden faydalandı ve yeni gözlemler yaptı. Kendi kuramıyla Mars’ın yörüngesinin arasındaki sekiz dakikalık hata üzerine altı yıllık bir çalışma yaptı ve yörüngenin elips olduğunu bularak daha önceki kuramında yörüngeleri dairesel kabul etmesini düzeltti.[96] Böylece Kopernik tarafından ortaya konan evren tablosundaki bazı yanlışlar düzeltildi ve evrendeki oluşumları açıklayan daha güçlü bir kurama kavuşuldu. Bu, yeni bilim anlayışında kuram ve gözlemin uyumuna verilen önemi ve bu uyumun denetleyicisi olarak matematiğe verilen rolü gösteren önemli bir örnektir. Kepler, Tanrı’nın lütfu sonucunda insanın, anlayabileceği yegane evrende yaratıldığını söyler; matematiksel bir evrende.[97] Matematiksel kesinlik eskiden beri felsefecileri büyülemişti, bilimlerin felsefeden bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra yanlarında götürdükleri en önemli dayanak da matematik olmuştur. Kopernik’in yazıları aslında çok fazla etkili olmamıştı ve Kilise de bunu çok fazla dikkate almamıştı. Fakat Galile’nin de bu düşüncelere destek vermesiyle Kilise tavır koydu ve hem Kopernik’in kitabını yasakladı, hem de Galile Engizisyon mahkemesinde (69 yaşında) yargılandı. Aslında Galile dindar bir insandı. İki kızı rahibeydi, kendisi ise Kutsal Ana Kilisesi’ne bağlıydı. Kiliseye zarar verdiğini değil, onu kurtarmaya çalıştığını düşünüyordu.[98] Bu şahısların hiçbirinin Kilise ile çatışmak gibi bir niyetleri olmasa da bilimsel çabalarıyla vardıkları sonuçlar, Kilise’nin resmi görüşleriyle çatışıyordu. Onlar bu sonuçların, Tanrı’nın varlığıyla ve gücüyle çelişmediğini düşünüyorlardı. Örneğin Galile “Matematik Tanrı’nın, evreni yazdığı dildir.” diyordu. Tanrı’nın yarattığı evrenin de Tanrı’nın bir kitabı olduğunu ve Tanrı’nın kitapları arasında çelişki olamayacağını vurguluyordu. Galile’nin bu görüşleri, Kilise’nin, sarsılan otoritesini kurtarmak için onu hapsetmesini, maddi ve manevi işkenceler yapmasını engellemedi.[99] Galile, Aristoteles’in felsefe ve biliminin otorite konumunu bozdu; Aristoteles ve Ptolemaious’un Dünya merkezli evren modelini yıkacak gözlemler yapmakla kalmadı, Aristoteles’in ağır cisimlerin hafif olanlardan hızlı düştüğü gibi yanlış birçok fikrini de yaptığı deney ve gözlemlerle yanlışladı.[100] Biyoloji açısından bu sürecin birinci önemi Kilise ve Aristoteles’in görüşlerinin bilim üzerindeki hegemonyasının kırılması ve yeni görüşlere kapıların açılmasıdır. İkincisi ise bu süreçle nicel deney biyolojide de önem kazandı. Örneğin biyoloji tarihi açısından önemli bir yere sahip olan ve kan dolaşımını bulan William Harvey (1578-1657) nicel deney ile başarılı sonuçlar elde etti. Ayrıca aynı dönemde yaşayan Santoria (1561-1636) da fizyolojik gözlemler yaparken terazi, ısıölçer, nemölçer, kullandı. Harvey, kalbin yarım saat içinde aorta pompaladığı kanın organizma içindeki toplam kan miktarından fazla olduğunu hesapladı. Biyolojide niceliksel yöntem kullanmak o dönem için alışılmamış bir yöntem olduğundan bu tip örnekler önemlidir.[101] Harvey, Galile’nin “ölçülebilineni ölçmek, ölçülemeyeni ölçülür kılmak” prensibini, biyolojiye ciddi şekilde ilk uygulayan kişi olarak gösterilir.[102] O, Francis Bacon ve Galile’nin matematiksel, deneyci yaklaşımıyla (her ikisi de Aristotelesçi metoda muhalifti) Aristoteles’in teleolojik yaklaşımını çalışmalarında birleştirmiş[103]; hep zıt metodolojiler olarak gösterilen bu yaklaşımların sentezinin mümkün olabileceğinin başarılı bir örneğini oluşturmuştur. O dönemden başlayarak günümüze dek matematiğin kullanılması, tüm diğer doğa bilimlerinde olduğu gibi biyolojide de önemli bir yere sahip olmuştur. 17. yüzyılın felsefecilerinden Francis Bacon da savunduğu metodun doğa bilimlerini etkilemesiyle önemli bir yere sahiptir. Ondan sonra yaşayan ünlü bilim adamları Newton ve Darwin, Bacon’a minnettarlıklarını dile getirmişlerdir.[104] O, kurtuluşu Yunan felsefesinin etkisinden kurtulmakta ve tümevarım metodunun benimsenmesinde bulmuştur. Deneysel bilimin ve metotların başlangıcı Bacon’dan önce olsa da, yine de o yeniçağ pozitivizminin babası kabul edilir. Bilimsel açıklamaların, gayesel açıklamalar değil, nedensel açıklamalar olduğunu söyledi ve metafizik ile bilimi ayırmaya çalıştı.[105] Yapılan deneylerde karşımıza çıkan kurama aykırı örneklerin gözardı edilmemesi gerektiğini, kuramların bunlardan dolayı düzeltilmesi gerektiğini vurguladı. 1.12 MATEMATİK, MEKANİZM VE DESCARTESDescartes’a göre doğruyu keşfetmenin yolu matematikten geçer. Hiçbir alanda bulunmadığı kadar aklı doğru yönetmenin kuralları matematikte bulunur.[106] Descartes’ın sisteminde, geometri, en zor ispatlara ulaşabilmek için başvurulacak en güvenli yoldur.[107] Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlamada matematiksel yöntemini kullandığı gibi,[108] matematik, doğa bilimlerinde de onun yönteminin temelidir. Francis Bacon gibi Descartes da bilimsel araştırmalarda gayesel nedenlerin araştırılmasına gerek olmadığını düşünmektedir. Gayesel nedenlerin bilimden dışlanmasının dine karşı bir hakaret olmadığını, tam tersine Tanrı’nın evrendeki gayelerini bilme iddiasının bir kibir ve Tanrı’ya karşı hürmetsizlik olduğunu düşünmektedir.[109] O, evrendeki gayeselliği inkar etmemekte, fakat bilimin araştırmalarının, sadece sonuçları nedenlerle açıklaması gerektiğini, nedenleri sonuçla açıklamaya çalışmamasını söylemektedir.[110] Bilimdeki mekanist anlayışın Tanrı inancına zıt bir görüş olduğu söylenmiştir. Oysa görülüyor ki Descartes gibi mekanist evren görüşünün yaygınlaşmasında etkin birçok kişi, Tanrı’ya inanmaktadır ve mekanist yaklaşımın dine zıt olmadığını ifade etmişlerdir. Descartes, Tanrı’nın doğasında değişim olmamasını evrendeki mekanizmin (doğa kanunlarının işlemesinin) garantisi olarak görür ve Tanrı’nın evrenin varlığını sürekli olarak muhafaza ettiğini savunur.[111] Descates’ın bu izahları, Tanrı’nın rolünü, sadece evrensel oluşumları başlatmakla sınırlı deist bir çerçevede değerlendirdiği iddialarının haksızlığını göstermektedir. Teleolojik yaklaşımda sonuçların gerçekleştirilmesi için nedenlerin işletildiği söylenir. Örneğin evin oluşması için tuğlaların üstüste konduğunun söylenmesi veya Dünya’nın Güneş’e mesafesinin bu şekilde ayarlanmasının canlıların varolabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri için olduğunu söylemek teleolojik açıklamalardır. Fakat tuğlaların üstüste konması süreciyle evin yapımını anlatmak veya Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin mevcut şekilde ayarlanmasıyla canlıların oluşumu için gerekli ortamın oluştuğunu söylemek mekanist açıklamalardır. Teleolojik açıklamada amaç açıklanır. Teleolojinin sorusu “niçin”dir. “Niçin tuğlalar birleşir?” veya “Niçin Dünya Güneş’e bu mesafededir?” gayesel nedeni öğrenmeyi amaçlayan sorulardır. Mekanist açıklamanın sorusu ise “ne” ve “nasıl”dır. Tuğlaların nasıl birleştiği veya Dünya’nın Güneş’e uzaklığının nelere yol açtığı mekanist açıklama ile anlatılır. Mekanist açıklamayı benimseyen ilkçağın atomcuları gibi ateistler olduğu gibi Descartes ve Francis Bacon gibi teistler de vardır. Teleolojik açıklamayı yaygın olarak kullanan pek çok teist olduğu gibi, biyolojide teleolojik açıklamadan kaçınmanın zorluğu karşısında birçok ateist biyolog da teleolojik terminolojiyi kullanmaktadır. Sonuçta kritik nokta mekanist veya teleolojik süreci gerçekleştiren bilinçli bir Güc’ün (Tanrı’nın) varlığının kabul edilip edilmemesidir. Teist ile ateist arasındaki karşıtlık, bilinçli müdahale ile tesadüf karşıtlığında aranmalıdır; farklılığı mekanizm ile teleoloji karşıtlığında aramak bizi hatalı sonuçlara götürür. Teistler evreni, Tanrı’nın yarattığı bir varlık olarak gördükleri için, evrendeki sebeplerin bilinçli bir şekilde bir sonuç için çalıştırıldığını kabul ederler. Bu yapacağı evin tasarımı zihninde olan bir kişinin, tuğlaları üstüste zihnindeki ev tasarımına (gayeye) göre yerleştirmesine benzer. Kısacası teist, evrenin ve canlıların Tanrı’nın planına (gayesel nedene) göre yaratıldığını kabul ettiği için, mutlaka evrende bir teleolojinin varlığını kabul eder. Fakat bu, teistin, bilimde teleolojik yaklaşımı mekanist yaklaşıma karşı tercih ettiği anlamını taşımaz. Çünkü teist mekanizmi de reddetmez, fakat evrendeki mekanizmin arkasında Tanrısal bilincin olduğunu kabul eder. Özellikle biyolojide teleolojik açıklama ile mekanik açıklamalar çok içiçe geçer. Örneğin gözdeki her tabakanın fonksiyonlarıyla görme işlevinin nasıl gerçekleştiği (mekanist açıklama) ile bu tabakaların hangi işe yaradığı (teleolojik açıklama) göz ile ilgili bir konu işlenirken ayırt edilemeyecek kadar içiçedir Bir teistin mekanist açıklamalardan rahatsızlık duyması için hiçbir sebep gözükmemektedir. Bilakis mekanist açıklamalar sonucu elde edilecek veriler canlıların bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunu ortaya koymakta kullanılmaktadır. Bir teist nedenlerden sonuca giden bilimsel bir yaklaşımı (mekanist yaklaşımı) benimseyebilir, nitekim Descartes gibi bunun örneği birçok ünlü teist vardır. Bir teistin kabul edemeyeceği, evrenin veya canlıların tesadüfen oluştuğu iddiasıdır. Mekanizm ile teleoloji arasındaki zıtlığın bazılarınca teizm ile ateizm arasındaki zıtlığa eşitlenmesinin sebebini düşündüğümüzde şu sonuç karşımıza çıkmaktadır. Teist, Tanrı’nın iradesini kabul ettiği için, Tanrı’nın mekanist süreçleri takip etmeden bir anda sonucu (gayeyi) yaratmasını da mümkün görebilir. Kısacası teist, evrendeki mekanizmi reddedebilir, ama evrendeki bilinçli yaratılışı kabul ettiği için evrendeki teleolojiyi reddedemez. Aslında büsbütün mekanist süreçleri reddeden bir teist bulmak oldukça zordur. Hiç kimse sağduyuyu reddetmeden annesi doğurmadan (sebep), çocuğun dünyaya geldiğini (sonuç) söyleyemez; demek ki teistler ya tamamen, ya büyük ölçüde, ya da kısmen mekanizmi kabul etmektedirler. Fakat evrendeki tüm oluşumları maddenin çeşitli kombinizasyonları sonucu, bilinçli bir müdahale olmaksızın oluşmuş gibi gören materyalist-ateistler kendilerini mekanizmi kabule mahkum görmüşlerdir (biyoloji gibi alanlarda teleolojik terminolojiyi kullansalar da). Çünkü mekanizmin dışına çıkmak, maddenin ve doğa kanunlarının dışına çıkmak demekti; bu ise ontolojilerinde madde dışı hiçbir töze yer olmayan materyalist-ateistler açısından mümkün değildir. Kısaca özetlersek teistler ister teleolojik, ister mekanist açıklamayı benimsesinler, ontolojileri gereği evrende Tanrı’nın planının (teleolojinin) varlığını kabul etmek durumundadırlar. Materyalist-ateistler ise ister teleolojik, ister mekanist terminolojiyi kullansınlar, varlıktaki her tür oluşumun bilinçli bir gücün müdahalesi olmadan mekanist bir süreçle oluştuğunu ontolojilerinin gereği olarak kabul etmek durumundadırlar. Teistlerin çoğu, teleolojik gayenin mekanist süreçlerle oluştuğunu kabul ettikleri için, bir teistin mekanizmi kabul etmesi mümkünken, bir ateistin teleolojik yaklaşımı bir terminoloji olarak kullanmanın ötesinde kabul etmesi mümkün değildir. Ateistlerin biyolojinin gereklerinden dolayı teleolojik terminolojiyi kullanınca Ernst Mayr gibi “telenomi”[112], Ayala gibi “doğal teleoloji” kavramlarını kullanmaları[113], içine düştükleri sıkıntıyı göstermektedir. 1.13 DESCARTES VE BİYOLOJİKopernik, Kepler, Galile süreciyle, ayrıca Bacon ve Descartes ile matematik tüm doğa bilimlerinde merkezi bir role kavuştu. Nedenlerden sonuca giden mekanist yaklaşım da bu süreçte bilimlere egemen oldu. Bu dönemin bilim anlayışının yerleşmesinde etkin olan Kepler gibi bazı isimler teleolojik açıklamaları da kullanmaktan kaçınmadılar [114] ve matematik merkezli yaklaşımların hem mekanistik hem teleolojik açıklamalarla birarada olabildiğini gösterdiler. Yine de bu döneme hakim olan anlayış mekanistik yaklaşımdır. Descartes, sadece metodolojisiyle değil, felsefesindeki diğer unsurlarla ve de kendi canlılar üzerindeki çalışmalarıyla da biyoloji ve biyoloji felsefesi üzerinde derin izler bıraktı. Descartes’ın felsefesinde Tanrı gerçek tözdür, diğer bütün varlıklar Tanrı’nın sayesinde varolabilirler. Descartes, bu şekilde Tanrı ve diğer tüm varlıkları ayırdıktan sonra, insan zihnini ve maddeyi de iki farklı töz olarak ayırır. Düşünme insan zihninin, uzam ise maddenin en temel özelliğidir. Burada düşünen zihnin maddi beden ile nasıl iletişime geçtiği, maddi bedeni nasıl hareket ettirdiği sorusu ortaya çıkar. Descartes bu felsefi sorunu biyolojik bir açıklama ile çözmeye çalışmıştır. O, beyindeki küçük bir epifiz bezi sayesinde bu ilişkinin kurulduğunu söyler. Akıl sahibi ruhu, epifizde yerleşmiş; boru ve kanallarla oluşan yapay bir sistemde suyun akışını kontrol eden ve can ruhlarının akışını şu ya da bu uzva yönlendiren bir musluk başına benzetir.[115] Descartes’tan sonra beden-ruh uyumunun nasıl sağlandığı sorusuna hem felsefi akıl yürütmelerle hem de beyin üzerindeki biyolojik çalışmalarla cevap bulunmaya çalışılmıştır. Hala bu konudaki tartışma devam etmektedir. Bu tartışmaya felsefecilerle beraber biyologlar, fizikçiler, psikologlar da katılmakta, beden-ruh paralelliği ile beraber özgür irade sorunu da bu tartışmaya dahil edilmektedir.[116] Bu tartışmanın arka planını anlatan hemen her yazıda Descartes’a göndermeler yapılmaktadır. Descartes, ancak insanın madde dışında düşünen bir töze (ruha) sahip olduğunu düşündüğünden hayvanları birer makine olarak görmektedir. Bu makineler Tanrı tarafından yapılmış olduğu için, insan üretimi otomatlar ve makinelerden çok daha üstün özelliklere sahip olsalar da, bu, hayvanların hareketlerinin makineler gibi mekanist kanunlar çerçevesinde açıklanabileceği gerçeğini değiştirmiyordu.[117] Descartes, Tanrı’nın ancak mükemmel yaratılışı gerçekleştireceğini söyledi; o, “mükemmellik” kavramına ters düşecek her türlü evrim fikrine karşıydı. Bu yüzden onun mekanistik evren tasarımında hiçbir evrim fikrine geçit yoktu.[118] La Mettrie ve Holbach gibi mekanizm anlayışının en koyu savunucuları ile bunlara karşı en aktif dirimselcilik (vitalism) görüşünü savunan iki zıt yaklaşımın Fransa’da çıkması Descartes’in etkisine bağlanır.[119] Metabiyolojide[120] akla ilkin karşıt iki spekülasyon gelir; bunlar mekanizm ve dirimselciliktir.[121] Dirimselciler canlının fiziko-kimyasal süreçlerle açıklanamayacağını, canlı ile cansız ayırımı yapmayan mekanistlerin hatalı olduğunu söylerler. Birbirine karşıt olarak sunulan iki fikir uzlaştırılmaya da çalışılmıştır. İki hidrojen ve bir oksijen atomu birleşince suyu oluştururlar, böylece suyun açıklaması bir ölçüde yapılır; ama suyun sahip olduğu kimyasal özelliklerin tümünün açıklamasını artık hidrojen ve oksijen ile yapamayız. Kimyasal elementler birleşip hücreyi oluşturunca bir ölçüde hücrenin açıklamasını yaparlar; ama hücrenin tüm faaliyetlerinin açıklamasını artık kimyasal bazda yapamayız. Hücrelerin birleşmesi de bir ölçüde canlıların açıklamasını verir; ama canlının sahip olduğu görme, işitme, zevk alma, acı çekme, gibi özellikleri artık ne hücreyle, ne kimyasal elementlerle, ne de atomlarla yapabiliriz. Hücre seviyesinden bilinç seviyesine geçince kopuş o kadar büyük olur ki, bilincin hallerinin hiçbirini bilinç dışındaki hiçbir şeye benzetemeyiz. Descartes’ın kabul ettiği gibi zihni (ruhu) ayrı bir töz olarak kabul edelim veya etmeyelim; canlılığın tüm açıklamasını sırf mekanist süreçlerle ve fizikalist indirgemecilikle yapmak mümkün olamamaktadır. Yazı yazarken ufak mürekkep partiküllerinden harfler, harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler oluşmaktadır. Cümlede söylenenlerin sadece mürekkep partikülleri ile açıklanacağını söylemek ile fizikalist anlamda bir mekanizmi savunanın pozisyonları özdeştir. Dikkat edilmesi gereken husus, bilimsel metodolojisinde mekanistik yaklaşımı benimseyenlerin tümünün, canlılığın her yönünün, tamamen cansız maddelerin mekanistik bir süreçle birleşmeleri sonucunda açıklanabileceğini savunmadığıdır. Canlılığın mekanist süreçlerle açıklanamayacağını söyleyen herkes de canlılığı ayrı bir töz olarak kabul etmek zorunda değildir. Ayrıca bazılarının zannettiği gibi mekanizm fikri biyolojide evrim fikrine yol açıcı özellikteyken, dirimselci yaklaşım bizi evrim karşıtı bir pozisyona götürmez. Dirimselciliğin en ünlü temsilcilerinden biri olan Bergson’un (1859-1941) Evrim Teorisi’ni savunması bunun delillerindendir. Bergson, mekanist tarzda gelişen bir evrim yerine yaratıcı bir evrim modeli önerdi. Zekanın ve içgüdünün “yaşam atılımının” eserleri olduğunu söyledi.[122] Din felsefesi açısından konuyu ele alırsak, Tanrı’ya inanan bir kişi mekanist bir yaklaşıma da, dirimselci bir yaklaşıma da, bu ikisinin bir sentezine de inanabilir. Dirimselci yaklaşıma inanmış olan bazı ateistler de olabilir, fakat maddeyi var olan tek töz olarak gören materyalist-ateistin, dirimselci yaklaşımında madde dışı bir töz kabul etmesi ontolojisine aykırı olduğu için, dirimselciliği kabulü kendi sistemi açısından sorunlu olacaktır. Buna karşı Tanrı’nın varlığını ve her şeyi yarattığını kabul eden herkes için canlılığın maddi olmayan bir tözden oluşup oluşmadığı meselesi hayati öneme sahip değildir. Tanrı’nın varlığını kabul eden her kişi için, Tanrı dışı tüm varlıkların Tanrı’nın bilinçli yaratılışının ürünü olup olmadığını kabul etmek hayati bir öneme sahiptir. Teistler içinde insanın ve canlıların maddeden ayrı bir töze (ruha) sahip olduğunu savunanlar olduğu gibi; hayvanların böyle ayrı bir töze sahip olmadığını söyleyenler (Descartes gibi) ile, insanların ruhundan kastın ayrı bir töz olmadığını, ruhun maddenin birleşimi sonucu oluşan insanın canlılığa veya zihnine karşı geldiğini söyleyenler de olmuştur. Anlaşılıyor ki bir teist ile ateist arasındaki en temel ayrılık bilinçli tasarımı kabul edip etmeme noktasındadır; mekanizm ve dirimselcilik arasında alacağı tavırda değildir. Ama mutlaka bir ayırım yapılacaksa; teist için her iki pozisyonu seçmekte bir sıkıntı olmadığı, fakat ateistin dirimselci pozisyonu seçmesinin sıkıntılı olduğu söylenebilir. 1.14 LEIBNIZ, UZLAŞTIRMA VE EZELİ UYUMLeibniz (1646-1716), insan bedenindeki ve hayvan bedenindeki oluşumların aynı bir saatteki oluşumlar gibi mekanik olduğunu söylemiştir. O, zamanın H. More gibi dirimselcilerine karşı tavır almıştır.[123] Leibniz, düşünce sürecinin bile aritmetikleştirilebilineceğini ve mekanizm ile gerekli aritmetik sürecin açıklanılabileceğini savunmasına karşın, Hobbes’ın (1588-1679) bilinci ve ruhu bile materyalist bir mekanizme indirmeye kalkışına karşı çıkmıştır.[124] O, Tanrı’nın herşeye gücünün yetmesine ilişkin dini inançla, bilimin evreni mekanistik bir tarzda açıklaması arasında hiçbir çelişki olmadığını söylemiştir.[125] Leibniz, gayesel açıklamayla mekanistik açıklamanın birleştirilmesini savunmuştur.[126] Descartes’tan sonra tartışılan maddi beden ile zihnin (ruhun) nasıl uyum sağladığı sorunsalını Malebranche (1638-1715) gibi okkasyonalistler (aranedenciler), Tanrı’nın her an müdahalesiyle zihin ve beden arasındaki uyumun gerçekleştiği şeklinde açıkladılar. Leibniz’e göre ise Tanrı, evrenin başlangıcından bir uyum sistemi kurmuştur; bu uyum sistemi sayesinde birbirinden bağımsız olan zihin (ruh) ve beden arası uyum sağlanır. Birbirinden bağımsız olan ve birbirine hiç etkide bulunmayan[127] monadların arasındaki uyum da başlangıçtan sağlanan bu uyumla gerçekleşmiştir. Leibniz’in ontolojisinde Tanrı, kendi dışındaki tüm varlıkların varoluşunun kaynağıdır, tam yetkindir, tüm monadların varlıklarının olduğu gibi uyumlarının da kaynağı O’dur.[128] Tanrı’yı kudreti mutlak olarak gören Leibniz, Tanrı’nın evrene her an müdahale etmediğini söyleyerek, kudreti mutlak bir Tanrı anlayışıyla kendisini çelişiyor görmemiştir. Tam tersine, Tanrı’nın baştan gerekli müdahalelerin hepsini birden en mükemmel şekilde yapmasından dolayı bir daha müdahaleye gerek kalmadığını söyledi. Leibniz’in bu yaklaşımını; evrenden haberdar olmayan, gücü sınırlı bir Tanrı anlayışı olan deizm ile karıştırmamak gerekir. Bu anlayışta mekanistik yaklaşım ile teleolojik açıklama arasında uyum savunulur. Leibniz’in çabası, kendi döneminin teoloji, felsefe ve bilimini uzlaştırmaya yönelik en önemli çabalarından biridir. Leibniz’in felsefesinde mekanizm ve teleolojiyi uzlaştırması, insan bedeni ve zihni arasındaki uyuma yaklaşımı, ontolojisi ve Tanrı evren ilişkisinde “baştan düzenlenmiş uyum” modelini temel alması hem genel felsefe, hem de biyoloji felsefesi açısından önemlidir. Onun, matematiğe büyük katkılarıyla beraber, doğada nitelin de nicelin yanında önemli olduğunu söylemesi ve Buffon gibi çok önemli biyologları etkilemesi dikkate alınmalıdır. Ayrıca monadların hepsinin birbirinden farklı olduğunu ve aralarında bir derecelenme olduğunu savunan Leibniz’in “süreklilik prensibi” ile madenleri, bitkileri, hayvanları ve insanları sınıflaması da biyoloji felsefesi açısından kayda değerdir. Leibniz’in varlık sınıflamasında türler statik olması açısından evrimci anlayışa tamamen zıttır; ama evrimci anlayışa en zıt görüş olarak kabul edilen özcülüğe karşı olması açısından evrimci yaklaşımlara yakınlaşmaktadır.[129] 1.15 NEWTON VE EVRENSEL KANUNLARKopernik ve Kepler’in gösterdiği Güneş merkezli sistem, Galile’nin gözlemleri ve fiziğe yaklaşımı, evrenin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştu. Fakat gezegenlerin nasıl yörüngelerinde kaldığı, Dünya’nın altındakilerin neden düşmediği gibi sorular cevaplarını bulamamıştı. İşte tüm bu soruların yerine oturması için bir dev gerekiyordu. O dev de Newton’du (1642-1726). Newton, ağaçtan elmayı düşüren kuvvetin, aynı zamanda Ay’ı Dünya’mıza doğru çektiğini ortaya koydu. Bu yasa sayesinde Dünya’nın altındakiler düşmüyordu, bu yasa sayesinde tüm gezegenler yörüngelerinde hareket ediyordu; bu “evrensel çekim yasası” idi.[130] Newton’la beraber, evrende, Dünya’mızdaki fiziksel kanunların aynılarının geçerli olduğu anlaşıldı. Bu Aristoteles’in ve onun tesirindeki Ortaçağ bilginlerinin çoğunun Ay-üstü alem diye Dünya ötesindeki evreni ayrı kanunlara tabi gören yaklaşımına tamamen zıttı. Detaylı bir kozmoloji bilgisinin ilk defa Newton ile mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Newton’un başarısının altındaki en önemli sırlardan biri uzak gök cisimlerinin bile basit genel kanunlar ile anlaşılabileceğini fark etmiş olmasıdır.[131] Newton ile beraber, evrenin matematiksel yasalar ile ifade edileceğine olan inanç arttı. Fizikte elde edilen başarılar, biyolojiye de fizikteki metodun uygulanmasının benzer başarılar getireceği anlayışına yol açtı. Bazı biyologlar, fiziğin kuvvet ve hareket gibi kavramlarıyla biyolojik fenomenlerin anlaşılamayacağını; fizikalist yaklaşımlar yüzünden 17. ve 18. yüzyılda biyoloji biliminin büyük yara aldığını savunmaktadırlar.[132] Bu iddianın ne kadar doğru olduğu tartışılabilir ama 16., 17. ve 18. yüzyıllarda fizik bilimindeki gelişmelerin ve kullanılan metodun biyolojiyi etkilediği apaçıktır. Özellikle Newton ile beraber fizik bilimleri zirve noktasına gelmiştir ve yalnızca biyoloji değil, felsefeden tarih anlayışına kadar tüm insanlık düşüncesi Newtonizm’in etkisinde kalmıştır. Newton ile beraber mekanist evren anlayışı daha da popüler oldu, o, Descartes’ın fiziğindeki hataları da düzeltti.[133] Newton, evrensel düzenin Tanrı tarafından yaratılıp günümüze dek muhafaza edildiğini söylüyordu; gezegenlerin yörüngelerini Tanrı’nın tasarımının bir delili olarak sundu. Ayrıca canlıların yaratılışının ve dış alemdeki ışığa karşı canlılara gözün verilişinin kör tesadüfün eseri olamayacağını söyledi.[134] Mekanistik evren anlayışının hakim paradigma olmasında belki de en önemli isim olan Newton’un, mekanistik anlayışla teleolojiyi uzlaştırmış olması önemlidir. 1.16 HUME VE TELEOLOJİK DELİLİ ELEŞTİRİSİMekanik yaklaşımın bütünü, parçaların etkileşimi ile izah etmesine karşın, teleolojik yaklaşımda bütüne göre parçalar izah edilir. Buraya kadar teist felsefeci ve bilim adamlarının kimisinin mekanik yaklaşımı, kimisinin teleolojik yaklaşımı, kimisinin ise bu iki yaklaşımın sentezini benimsediklerini gördük. Ateist felsefeci ve bilim adamlarının çoğunluğu mekanik yaklaşımı benimseseler de, özellikle biyoloji alanında onların önemli bir bölümünün de teleolojik yaklaşımı kullandığını inceledik. Sonuç olarak bilimsel yaklaşımda mekanist yaklaşım ile teleolojik yaklaşımı kullanmaları açısından teist ve ateist olanları ayırt etmekte önemli zorluklar vardır. Peki, o zaman mekanizm-teleoloji alanına, teizm-ateizm arasındaki gerilim neden taşınmıştır? Bunun asıl nedeni ateizmin, Tanrı’nın zihnindeki plan (bütün) ile evrendeki oluşumların (parçaların) oluştuğu şeklinde tüm evreni kapsayan bir teleolojiyi ontolojileri gereği kabul edemeyecek olmasıdır. Hele teizmin, Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için “teleolojik delile” başvurması, ateizm ile teleoloji arasındaki gerilimin sebebini iyice ortaya koyar. Bu da “teleolojik delil” ile teleolojiyi hem doğru bir şekilde ayırt etmemiz, hem de ilişkilerini doğru kurmamız gerektiğini göstermektedir. Teleolojik delilin farklı biçimleri olsa da, bu tür delillerin bütünü; evrendeki teleolojik nizamın gözlenmesinden hareketle Tanrı’nın varolduğunu temellendirir.[135] Teist ilahiyatçılar, felsefeciler ve bilim adamları Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasında hiçbir delili bu kadar yoğun olarak kullanmamışlardır. Bu delile karşı en etkili olmuş eleştiriler Hume (1711-1776) ve Kant (1724-1804) tarafından getirilmiştir. Daha sonra ise Evrim Teorisi ile canlılar dünyasının “teleolojik delil” için kullanılmasına karşı çıkılmıştır. Teizm ile Evrim Teorisi arasındaki gerilimin en temel nedeni bizce budur. Hume ve Kant’ın, “teleolojik delilin” rasyonel bir Tanrı kanıtlaması için kullanılmasına karşı itirazlarının en önemli destekleyicisi ve tamamlayıcısı olarak Evrim Teorisi görülmektedir. Bu yüzden konumuz açısından Hume ve Kant’ın “teleolojik delile” getirdikleri itirazlar özel bir öneme sahiptir. Hume, gözlemlediğimiz maddi dünyadan öteye hiç bakmadan, bu dünyanın kendi düzeninin ilkesini içinde taşıdığını düşünerek, maddi dünyayı Tanrı’nın yerine ikâme edebileceğimizi söyler.[136] Buna göre evrendeki düzen gibi görünen durumu açıklamak için zeki bir Yaratıcı’ya ihtiyaç yoktur.[137] Hume’un eleştirileri ilk bakışta sadece metafiziğe karşıymış gibi gözüküyor, oysa Einstein’ın da belirttiği gibi, eğer Hume’un metafiziğe yönelik tüm eleştirilerini tutarlı bir şekilde kabul edersek, sadece metafizikten değil tüm düşüncelerimizden vazgeçmemiz gerekir.[138] Çünkü Hume, metafiziği eleştirmek adına, zihinsel kavramlar ile dış dünya arasında bağ kurulamayacağını söylemekte ve nedenselliğe şüphe ile bakmaktadır; bu yaklaşıma sahip biri ise sadece metafiziğe değil, Einstein’ın dediği gibi herşeye şüpheyle bakar. Hume’un, “Din Üstüne Söyleşiler” adlı eserinde bahsettiğimiz fikirleri Philo adlı karakter seslendirir. Diğer taraftan Cleanthes adlı karakter, bu kitapta, “teleolojik delilin” geçerli olduğunu savunur. Kitapta apriori delilleri savunan Demea da vardır; fakat Newton’cu bir bakışı merkeze alan ve gayesel nedenlerle mekanik dünya görüşünün sentezini yapan Cleanthes’tir.[139] Philo’nun Cleanthes ile atışması, bir anlamda Hume’un Newton’cu yaklaşıma cevapları olarak da görülebilir. Hume gerek bu eseri, gerek diğer eserleri içinde sunduğu fikirlerinden dolayı o “agnostik” felsefecilerden biri olarak sınıflanmıştır. Buna göre o, ne teizmin ne de ateizmin rasyonel delillerle temellendirilemeyeceğine inanmaktadır. Agnostik olarak sınıflanan bir felsefeciden beklenen ise Tanrı’nın varlığının rasyonel delillerle temellendirilmesine karşı çıkmaktır. Genel eğilim, Hume’un kitabındaki Philo adlı karakter ile Hume’un kendisini özdeşleştirmek ve Hume’un kendisinin Cleanthes’i galip ilan etmesini kendi döneminin baskılarıyla açıklamak yönündedir. [140] Hume, doğada olup biten işler ile insan yapım ve becerisi işler arasında anoloji kurulamayacağını söyleyerek[141] teleolojik delilin geçersiz olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. Tezin ilerleyen bölümlerinde, teleolojik delilin matematiksel dil kullanılarak, epistemolojide olasılık hesaplarının merkeze alındığı bir yaklaşımla savunulduğunu ve bu yüzden Hume’un teleolojik delili anolojik yapısı sebebiyle reddetmesinin, teleolojik delili kabul etmemek için yeterli sebep olamayacağını göreceğiz. Hume ayrıca “sonsuz zaman” kavramını işin içine sokarak, doğadaki, düzene benzer yapının açıklamasının yapılabileceğini söyler[142]; ileride “insancı ilke”(anthropic principle) ile ilgili bölümde bu konuyu ele alacağız. 1.17 KANT, TELEOLOJİ, TELEOLOJİK DELİL VE BİYOLOJİDE METOTTeleolojik delile karşı sistemli ilk itiraz Hume tarafından yapılmış olsa da, en detaylı itirazın Hume’un bu konudaki itirazlarını çok benzer şekilde tekrarlayan Kant tarafından yapıldığı kabul edilir. O, Tanrı’nın varlığının rasyonel bir şekilde kanıtlanamayacağını göstermek için “ontolojik delile” ve “kozmolojik delile” de eleştiriler getirir.[143] “Teleolojik delile” Kant, diğer delillerden daha farklı yaklaşır; bu delile büyük saygısı olduğunu, bu delilin bilimsel araştırmaya teşvik ettiğini ve çok verimli sonuçlara vesile olduğunu söyler.[144] Kant aslında bu delili, daha önce “Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı” adlı eserinde kullanmış, aynı Newton gibi mekanistik yaklaşımı ve teleolojiyi birleştirmiş; maddenin doğasındaki amaca bağımlılığın, Tanrı’nın varlığını ispatladığını söylemiştir.[145] Kant bu eserinde gaz bulutlarından yıldızların ve gezegenlerin nasıl evrimleştiğini anlatır. Bu Newton’un kozmolojisi üzerine bina edilmiş ilk kozmogoni girişimidir, Laplace daha sonra Kant’ın modelini daha da geliştirmiştir. Kant yıldızların evrimi ile ilgili modelini hiç bir zaman canlılara uygulamaya kalkmadı, o türlerin birbirinden ayrı olduğunu düşünerek canlıların evrimine karşıt bir pozisyonda kaldı.[146] Kant’ın, “Arı Usun Eleştirisi’ni” yazdığı ve “kritikçi” felsefesinin temelini attığı dönemde amacı hem rasyonel teizmin hem de ateizmin temellerini yok etmekti. Bu yüzden Kant, duyulur verilerden duyuların kapsamına girmeyen sonuçlara vardığını söylediği teleolojik delile, Hume’un benzeri eleştiriler getirerek, bu delili de ontolojik ve kozmolojik delillerle beraber reddeder.[147] Kant, kozmolojik delile yaptığı itirazda söylediği gibi evrenin ezeli olduğunun düşünebileceğini ve kendi açıklamasını kendi içinde taşıyabileceğini söyler (Hume’un itirazının aynısı). Kant, teleoloji kavramıyla hoşlanma duygusu arasında bağlantı kurar[148]; onun sistemi açısından teleolojinin “kendinde şeyde” mi olduğu, yoksa sadece zihnin mi onu “kendinde şeye” (maddi dünyaya) yüklediğini söylemek güçtür. Kant, gayeselliğin duyu algısında olmadığını söylemektedir; gayesellik, yargı gücünün düzenleyici bir prensibidir, biz doğayı bu kavram çerçevesinde birleştiririz. Kant, mekanistik bir yaklaşımın canlıları açıklamada (biyolojide) yetersiz olduğunu görmekte ve biyolojide parçaların bütünle ve birbirleriyle ilişkisinin teleolojik kavramları kullanmayı gerektirdiğini söylemektedir. Kant, teizmin doğayı teleolojik olarak açıklamasının bütün diğer açıklamalardan daha üstün olduğunu söyler; fakat bunu objektif bir delil olarak görmez, sadece, sübjektif düzenleyici bir “idea” olarak görür. Kant’a göre teizm, doğayı en iyi şekilde anlayacak çerçeveyi çizer; her ne kadar ona göre bu çerçeve ispat edilemese de.[149] Görülüyor ki Kant, “teleolojik delile” itirazlarını ateizm adına değil, agnostik yaklaşım adına yapmıştır. Kant’ın agnostisizmi “saf aklın” agnostisizmidir; Kant “pratik aklın”, “saf akıl” üzerinde otoritesini kabul ettiğinden dolayı[150] agnostik kalmaz ve Tanrı’nın ve ahiretin varlığını kabul eder. Ahlak kuralları, hem tam teizmin kabul ettiği herşeye gücü yeten, iyilik sahibi Tanrı’yı; hem de ahiretin varlığını gerektirir. Kant’a göre insan, Evren’in gai sebebidir. İnsan olmadan tüm yaratılış boş, anlamsız ve gayesizdir. Evren’in gayesi olarak alınan insanın ayırt edici özelliği ise ahlaklı olmasıdır. Kant’ın teleolojik yaklaşımında nihai gaye ahlaktır. Kant’ın ahlaki-teolojisini, teleolojinin yetersizliklerini kapatan bir yaklaşım olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Kant, teleolojinin teolojiye bir giriş olmasına karşıdır ama teleoloji, ahlaki-teolojiye yardımcı olursa durum değişir. Ahlaki-delil, teorik olarak Tanrı’yı ispatlamaz ama, pratik neden açısından bu inanç mutlaka gereklidir.[151] Her Tanrı’ya inanan kişinin mutlak olarak rasyonalite temelli teleolojik delile inanmak durumunda olmadığı görülür. Gerek kozmolojik delile, gerek ontolojik delile, gerek şahsi tecrübeye dayanarak Tanrı’ya inananlar da olabileceği gibi, fideist bir yaklaşımla, pratik nedenlerden ötürü hiçbir delile müracaat etmeden Tanrı’ya inananlar da olabilir. Evrim Teorisi’ni kabul eden herkes teleolojik delili inkar etmek zorunda olmadığı gibi, teleolojik delili reddeden herkes de ateist değildir. Rasyonalite temelli teleolojik delilin en ünlü eleştirmeni Immanuel Kant’ın, Tanrı’ya inandığını apaçık bir şekilde beyan etmesi bunun en ilginç örneğidir. Diğer yandan rasyonel bir teolojinin mümkün olduğunu iddia edenlerin çoğunluğunun, en çok üzerinde durdukları ve en çok önem verdikleri Tanrı kanıtlamalarının teleolojik delilin çeşitli varyasyonlarına dayandığı da apaçıktır. Kant’ın felsefi sistemi, diğer felsefe dalları gibi din felsefesi ve biyoloji felsefesi için de çok önemlidir. Teleolojik delil ve teleoloji ile ilgili tartışmalar hem din felsefesi, hem de biyoloji felsefesi açısından, özellikle Evrim Teorisi ile ilgili sorunsallarda çok kritik bir yere sahiptir. Kant biyolojide, mekanizmi ve teleolojinin her ikisini birden gerekli görmüştür. Örneğin hem kasların, hem kulağın işleyişi mekanik yasalar ile açıklanabilir. Bununla beraber, teleolojinin bütünsel bakışı olmadan canlının bedeninde bütünsellik ve bu organların hangi işlevi gördüğü (gayeleri gerçekleştirdiği) anlaşılamaz. Kant buna içsel-gayesellik der. İçsel gayeselliği, kişilerin doğaya yansıttığını söylediği dış-gayesellik ile ayırarak mekanizm ve teleolojinin her ikisini birden kullanırken aralarındaki antinomiyi çözmeye çalışır. Kant’ı izleyen Alman biyologlar canlının bütünündeki planı keşfetmeye çalıştılar; Lenoir onları “teleomekanistler” olarak adlandırır. Bu felsefeye uygun araştırmalarda önemli başarılar elde edildi; örneğin “teleomekanist” Von Baer’in memeliler üzerine keşifleri, bunların arasındadır. Teleomekanistler canlıların bütünsel organizasyonunun değişmesini mümkün görmedikleri için Evrim Teorisi’ne karşı çıktılar.[152] Kant’ın “Yargı Gücünün Eleştirisi” adlı eserinde biyolojinin farklı bir bilim dalı olduğunu söylemesi ve fiziksel bilimlerin metodolojisinin biyolojiye uygulanamayacağını belirtmesi, biyoloji felsefesi ve metodolojisi açısından önemlidir. Kant 1790’da bu fikirlerini söylemeden birkaç yıl önce 1786’da “Doğa bilimlerinde Metafiziksel Unsurlar” adlı eserinde, bir bilimin ancak matematiksel olduğu oranda gerçek bilim olduğunu söylemişti.[153] Kant’ın bu görüşü biyoloji felsefesi açısından özellikle evrimsel-biyoloji açısından çok değişik sonuçlara götürecektir. Bunlardan en önemlisi içinde matematiksel yaklaşımın çok az olduğu Evrim Teorisi’nin bilimsel bir teori sayılmasındaki güçlüktür. 1.18 WILLIAM PALEY VE SAAT USTASI ANALOJİSİHume’un ve Kant’ın tasarım kanıtına getirdikleri itirazlardan kısa bir süre sonra William Paley (1743-1805) ünlü Doğal Teoloji (Natural Theology) yaklaşımıyla teleolojik delil açısından bir klasik olan eserini yazdı. Paley’in bu eseri Darwin’in de içinde olduğu birçok kişiyi çok uzun yıllar etkiledi.[154] Paley, doğadaki varlıkların gelişiminden çok yapısal özellikleri üzerinde durur. Doğada “tasarımı” ve “amacı” gözlemlediğimizi; var olan tasarımın Tasarımcı’ya işaret ettiğini söyler. Paley, sürekli olarak tasarımı vurgulamasına rağmen, skolastiklerin yaklaşımıyla karıştırılmamak istediğini ve bu yüzden “gai sebep” kavramını kullanmadığını söyler.[155] Yunanlılar’ın dünya görüşü organikti; bu görüş toplum ile doğal dünya arasındaki analojiye dayanıyordu. 16. yüzyıldan sonra incelediğimiz gelişmelerin neticesinde dünyayı saat gibi gören mekanist görüş hakim oldu ki bu görüş de aslında analojikti. Önceki yaklaşımda varlıkların bir gaye için yaratılmasına vurgu varken, sonraki yaklaşımda var olan düzene dikkat çekiliyordu. Bazı felsefeciler bu ikisi arasında ayırım yapmak için birincisini “teleolojik delil” ikincisini “eutaksiolojik delil” olarak adlandırmışlardır.[156] İkincisi birçok zaman tasarım kanıtı olarak da anılır. Tasarımın kendisi bir gaye olduğu için ve gayesel olarak gözetilen hedef bir tasarım ürünü olduğu için biz bu tez boyunca “tasarım delili” ile “teleolojik delil” tanımlamalarını birbirinin yerine kullandık; bunlar arasında bir ayırım yapmadık. Paley, eserinin başında, yerde bir saat bulduğu zaman ve bu saatin nasıl orada olduğunu düşündüğü zaman; ayağına rastgelen bir taş için düşündüğünden daha farklı sonuçlara varacağını söyler. Saatin değişik parçaları bir amaç için konmuştur, bu parçalar düzenli bir hareketi gerçekleştirerek zamanı göstermektedirler. Bu parçalar değişik bir şekilde biraraya gelseler ne saatin içindeki hareket gerçekleşir, ne de saat bir işe yarar.[157] Paley’in analojisini güçlü kılan nokta saatin kökenini bilmeye gerek duymadan, sırf saatin yapısından sonuca gidebilmesidir. Ayrıca, onun analizinde sırf bir organı ele alıp sonuca gitmek mümkündür. Kişi insan gözünü ele alıp sonuca gidebilir, ayrıca karaciğerin, akciğerin de incelenmesi sonuca varmak için elzem değildir. Canlı organizma makinaya benzetilir ve makinenin yapılma aşaması gözlemlenmese bile makinenin bir tasarımcısı olması gerektiğine dair benzetme ile canlıların da bir Tasarımcısı olduğu ortaya konur. Paley’in bu argümantasyonuna karşı, Hume’un, canlılarla makine arasında analoji kurulamayacağı itirazı delil olarak gösterilir. Michael Denton, moleküler biyolojideki gelişmelerin Paley’i doğrulayıp Hume’u yanlışladığını söylemektedir (Bu gelişmeler özellikle son 50 yılda gerçekleşti). Buna göre canlı hücrelerin içinde gerçekleşen mikro seviyedeki faaliyetlerin çoğu çok gelişmiş makinelerin benzer vazifelerini yapmakta ve Paley’i desteklemektedir.[158] Paley, analojisini yaparken, canlıların karmaşıklıkta ve maharette, makinelerden çok üstün olduklarını da belirtmektedir.[159] İlerleyen bölümlerde Paley’in bu yaklaşımını canlılar dünyası hakkında yapılan makro ve mikro araştırmaların desteklediğini göreceğiz. Paley, incelediğimiz saatin, ilaveten yeni saatler üreten bir mekanizmaya da sahip olduğunu düşünmemizi ister. Saat, başka saatler üretme yeteneğiyle daha da mükemmel bir makineye dönüşecek ve ustasının maharetini daha fazla sergileyecektir. Eğer daha mükemmel bir saat (saat oluşturan saat) gördükten sonra, saatin bir ustası olduğu kanaatimizi değiştirirsek hata yapmış oluruz. Daha mükemmel olan bir saatin ustasının sanatını daha çok takdir etmemiz gerekir; yoksa Paley’e göre ateistlerin düştüğü hataya düşmüş oluruz.[160] Bu analojisinde Paley, makineye benzettiği canlıların üreme faaliyetlerinin ateistleri şaşırttığına ve canlıların üreme faaliyetleriyle daha da mükemmel varlıklar olduğunun düşünüleceği yerde canlıları, kör tesadüflerle açıklamaya çalışmalarına eleştiri getirmektedir. Paley’in yaklaşımının bir avantajı da La Mettrie (1709-1751) gibi insanı tümden makineleştirip ruhu ayrı bir töz olarak kabul etmeyenlerin yaklaşımından etkilenmemesidir. Paley’in yaklaşımında, ruhun ayrı bir töz olup olmadığı ispatlansa da ispatlanmasa da, zaten var olan deliller Tanrı’nın varlığını temellendirmeye yeterlidir. Paley kulak ve göz gibi tek bir organdan bile sonuca gittiği için; onun tasarım delili “dar tasarım delili” (narrower design argument) olarak adlandırılabilir.[161] Paley, “Doğal Teoloji” kitabının ikinci bölümünde astronomi açısından önemli yaklaşımlarda bulunur. Güneşin evrimleştiğini, bundan sonsuz bir durağan-durum modelinin mümkün olmadığının anlaşıldığını söyler. Ayrıca konumuz açısından önemli bir kavram olan “İnsancı İlke”yi önceleyen açıklamalar yapar. İnsanların var olması için evrensel kanunların dar sınırlar içinde gerçekleşmesi gerektiğini ve öyle olduğunu söyler.[162] Paley, bu izahlarında kendisiyle özdeşleşen analojik yaklaşımından nicel bir yaklaşıma geçmiştir. Bu yaklaşım “insan merkezli tasarım” üzerine kuruludur. Hume, deney ve gözleme dayalı verilerden sonuçlar çıkarmadı, bu yüzden birçok kişi Paley’in gözlem verilerine dayalı argümantasyonunu onun eleştirel yaklaşımına tercih etti. Ateist-Darwinci yaklaşımın en ünlü ismi Richard Dawkins bile, Paley’in yaklaşımının Darwin’in Evrim Teorisi’ni ortaya konmadan önce Hume’unkine tercih edilir olduğunu söylemektedir.[163] Paley’in argümantasyonu Darwin’in Evrim Teorisi’ni ortaya koymasına kadar popülerliğini korudu. 1.19 MİKROSKOBUN İCADI VE BİYOLOJİ İLE FELSEFEYE ETKİSİFelsefi görüş bilimsel çalışmalara yön verdiği ve bilimin yapılış şekline etki ettiği gibi, bilimdeki gelişmeler de felsefi inançları ve felsefede yapılan tartışmaları etkiler. Felsefi arenadaki epistemoloji tartışmalarında; deney ve gözlem merkezli bilim yapma, eskilerin (özellikle Aristoteles’in) mirasını sorgulama ön plana çıkınca, bu tavrın bilim alanında pratik sonuçları gözükmeye başladı. Deney ve gözlem alanına yönelmiş bilim adamlarını bekleyen en büyük zorluklardan biri duyu organlarının sınırlılığıydı. Bu zorluğun aşılmasında merceklere dayanan iki sihirli aletten biri uzakları yakınlaştırdı (teleskop), diğeri ise çok küçük alanlara nüfuz etmeyi sağladı (mikroskop). Bu iki alet ile elde edilen verilerin hem biyoloji, hem de felsefe alanına etkisi büyük oldu. Teleskop ile yapılan gözlemlerin biyoloji alanına etkisi dolaylı şekilde oldu. Teleskop gözlemleri Aristoteles ve Kilise’nin bilim üzerindeki etkisinin kırılmasında ve gözlemsel, mekanist, matematik merkezli bir bilim anlayışının hakim olmasında etkili olmasını sağladı; bu biyoloji alanında takip edilecek metodolojinin belirlenmesinde de etkili oldu. Mikroskobun ise biyoloji alanında en çok gelişmeye sebep olan icat olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Biyoloji alanında mikroskoplar ilk olarak 17. yüzyılda kullanılmaya başlandı. Francisco Stelluti tarafından (1625) yazılan ve arıların bedenini konu edinen çalışma, mikroskoba dayalı ilk bilimsel eserdir.[164] Robert Hooke (1635-1703) mantarların yapısı ile ilgili çizimleri Micrographia (1665) isimli kitabında yayımlandı; bu kitap hücre kelimesinin ilk kullanıldığı eserdir.[165] Ne var ki yaptığı gözlemin öneminin o bile farkında değildi, hücre kuramı ancak 19. yüzyılda ortaya konabildi[166]. Mikroskoplar sürekli geliştikçe 20. yüzyıl hücre içi dünyanın aydınlatılmasında kendisinden önceki dönemleri kat kat geçti. Van Leeuwenhoek (1632-1723) ve Marcello Malpighi (1628-1694), mikroskopla önemli buluşları ilk gerçekleştiren isimler arasındadırlar. Onlar hayvan ve bitki dokularını tarif ettiler; planktonları, kan hücrelerini, sperm hayvancığını keşfettiler.[167] Leewenhoek’in kullandığı mikroskoplar 270 kat büyütme kapasitesine sahipti[168] ve bu 17. yüzyıl için olağanüstü bir gelişmeydi. Felsefi açıdan da önemli olan tartışma konularından “kendiliğinden türeme” (spontaneous generation) gibi birçok konu artık mikroskop gözlemlerinden gelen verilerle tartışılmaya başlandı. Yeni bilimsel veriler felsefe alanına da canlılık getirdi; artık felsefede salt akıl yürütmelere dayalı anlayış, yerini hissedilir ölçüde bilimsel verileri akıl yürütmeyle birleştiren anlayışa bıraktı. Felsefeciler masa başı filozofu olma yerine, bilimsel arenaya çıkıp bilimsel veri toplamaya ve bu verilerle çelişmeyen, bu verilerin desteklediği sistemler oluşturmaya çalıştılar. Leibniz, mikroskopla yapacağımız çalışmalar kadar hiçbir şeyin Tanrı’nın bilgeliğini anlamamıza katkıda bulunamayacağını söyledi.[169] Malebranche, sivrisineği incelersek bu canlının en büyük hayvanlar kadar mükemmel bir yapıya sahip olduğunu göreceğimizi, en büyük prenslerin evindeki eşyalar arasında bile bu küçük hayvanın başında toplanmış sanata eş bir yapıt bulamayacağımızı belirtti.[170] Mikroskobun keşfinin başından beri, mikroskopla elde edilen verilerin “tasarım kanıtı” (teleolojik delil) için kullanılmasının örneklerini görüyoruz. Tezimizin ilerleyen bölümlerinde mikroskobun gelişmesiyle elde edilen verilerin, tasarım kanıtı için kullanılmasının başka örneklerini de göstermeye çalışacağız. Tanrı’nın varlığını dünyada yapılan araştırmalara dayandırmak isteyenler dünyanın iyi düzenlenmiş mekanik bir sistem olduğunu göstermeye çalıştılar. İyi düzenlenmiş mekanik bir sistem için en iyi açıklama bilinçli yaratılış idi.[171] Leibniz ve Malebranche gibi filozoflar mikroskobun mikro seviyede getireceği açıklamaların bu anlayışa katkıda bulunacağını savundular. 1.20 KENDİLİĞİNDEN TÜREME, ÖNOLUŞ VE SIRALIOLUŞCanlıların kendiliğinden türediğini (spontaneous generation) söyleyen anlayışa göre, canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin birleşimi sonucunda bir araya gelmişlerdir. Bu anlayışın izlerine binlerce yıl öncesinde rastlıyoruz. Örneğin Nil kıyısında yaşayanlar, kurbağaların çamurdan oluştuklarını düşünüyorlardı. Birçok kişi arıların, sineklerin, farelerin herbirinin nasıl cansız maddelerden elde edilebileceğine dair reçeteler yazacak kadar ileri gitmişlerdi. Çöpten, çamurdan türemeye inanıldığı gibi, ölmüş hayvanların vücudunun bozulması sonucunda bu leşlerden türemeye de inanılıyordu.[172] Örneğin Aristoteles sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanıyordu.[173] Daha evvel belirtildiği gibi, her Evrim Teorisi’ne inanan ateist olmadığı gibi her ateist de Evrim Teorisi’ne inanmamıştır. Aslında 19. yüzyıldan önce Evrim Teorisi ortaya konmadığı için bu mümkün de değildir; fakat bunu belirtmemizin sebebi, ateizm ile Evrim Teorisi’ni tamamen özdeş göstermeye çalışan yanlış bir anlayışın yaygın olmasıdır. Evrim Teorisi 19. yüzyılda ortaya konmadan önceki ateistler çoğunlukla “kendiliğinden türemeye” inanmışlardır. Nasıl arılar, fareler, sinekler kendiliğinden oluşuyorsa, aynı şekilde tüm canlıların buna benzer bir süreçle oluştuğunu; bu sürecin arkasında doğanın kendisi dışında bilinçli bir gücün var olmadığını savunmuşlardır. Bundan “kendiliğinden türeme” görüşünün, her zaman için ateistlerin teistlere karşı savunduğu bir argüman olduğu anlaşılmamalıdır. Örneğin Saint Augustine için de “kendiliğinden türemeye” inanç bir sorun teşkil etmiyordu.[174] Tanrı doğaya bu özelliği vermişti ve doğa yeni canlıları türetebilirdi. Teistler, bu şekilde bir yaratılışa inandıkları zaman, bunu Tanrı’nın baştan düzenlemesinin bir neticesi olarak algılıyorlar ve bu sürecin arkasında Tanrı’nın kudret ve bilincini kabul ediyorlardı. Nasıl Tanrı bir kiraz ağacına kirazın olmasıyla ilgili özellikleri bahşetmişse ve bu ağaçtan kirazlar çıkıyorsa; “kendiliğinden türemeye” inanan teistler, aynı şekilde, bataklıklardan sivrisineklerin veya leşlerden bir takım böceklerin üreyebileceğini düşündüler. Teistler için, “kendiliğinden türemeye” yol açan hammadde ve kanunlar, Tanrı’nın elinde “araçsal sebeplerdi” ve Tanrı tüm düzenin ve yaratılışın ardındaki “Gerçek Sebep”ti. Mikroskobun icadıyla “kendiliğinden türeme” ile ilgili tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Artık hiç kimse arılar veya sinekler gibi böceklerin “kendiliğinden türediğini” savunamaz duruma geldi. Fakat Leewenhoek’in mikroskop ile yaptığı incelemeler sonucunda gözle görülemeyen birçok küçük canlının varlığı anlaşıldı. Bu sefer, bu canlıların “kendiliğinden türediği” savunulmaya başlandı.[175] Francesco Redi (1626-1697), çürümüş etin bulunduğu kapları tülle örttü ve sineklerin ete yumurtlamasını önledi; bu deney ile çürümüş etten kurtçuklar çıktığını söyleyen “kendiliğinden türeme” anlayışı önemli bir darbe yedi. Bu deney canlı ile cansız arasındaki ayırımın sanıldığından büyük olduğunu ve Aristoteles’in ve diğerlerinin böceklerin cansız maddeden “kendiliğinden türediğine” dair yaklaşımının yanlışlığını ortaya koydu.[176] Bu deneyden sonra tek hücreli mikroskobik canlıların “kendiliğinden türediğini” savunanlar olduysa da, bir daha gözle görülebilen büyüklükteki canlıların kendiliğinden oluştuğunu savunmak mümkün olmadı. İrlandalı papaz Turberville Needham (1713-1781), ağzını özenle kapattığı bir kaba et suyu koyarak içinde bulunabilecek tohumları öldürmek için yarım saat süreyle ısıttı; ne var ki, bu önleme karşın, deney sıvısı içinde hızla çok sayıda hayvancığın ürediğini gözledi.[177] Bu deney, Francisco Redi’nin evvelki deneyine rağmen mikro-organizmalar için “kendiliğinden türemeyi” mümkün görenleri destekledi. Diğer yandan modern biyolojinin kurucularından sayılan rahip Lazzaro Spallanzani’nin (1729-1799) yaptığı deney Needham’ın yanlışlığını gösterdi. Spallanzani; eğer Needham’ın deneyi tekrarlandığında sıvı çok daha yüksek derecede ısıtılırsa ve kabın ağzı iyice kapatılırsa mikro-organizmaların sıvıya doluşmayacağını gösterdi. Spallanzani “kendiliğinden türeme” fikrini yaptığı deneylerle gözden düşürmesinin yanında, kurbağalar ve yarasalar üzerine çalışmaları, solunum sistemine getirdiği açıklamaları, döllenmenin ve sindirimin anlaşılmasına katkıları ile de biyoloji bilimi açısından önemli bir yere sahiptir.[178] “Kendiliğinden türeme” ile ilgili tartışmalar genelde önoluşum (preformation) ve sıralı oluşum (epigenesis) tartışmalarıyla bir arada yapılmıştır. Önoluşumu savunanlar canlının özelliklerinin tohum aşamasında baştan belirlendiğini; sıralı oluşumu savunanlar ise canlının tohum aşamasında baştan belirlenmeyip geçirdiği süreç içinde şeklini aldığını savunmuşlardır. Önoluşumu savunanların kimisi yumurtanın belirleyiciliğine vurgu yapmıştır. Bunlardan yumurtanın belirleyiciliğini savunan “Ovizmin” Haller, Bonet, Spallanzani gibi önemli savunucularıyla 18. yüzyılda hakim fikir olduğu söylenebilir.[179] Haller, biyolojiye “evrim” kavramını sokan kişidir; o, Havva’nın her yumurtasında birer insancık, her insancığın yumurtasında daha küçük bir insancık şeklinde, adeta Rus matruşkaları gibi iç içe bir yaratılışı savunmuştur. O “evrim” kavramını, başlangıçtaki minik insancıkların sıkışık hallerinden açılmaları ve embriyolojik gelişme boyunca boyutlarını büyütmeleri anlamında kullanılmıştır.[180] Günümüzde genetik bilginin ilerlemesi ile önoluşum ve sıralı oluşum görüşlerinin bir sentezini yapabileceğimiz görülmüştür. Genetik bilimi, başlangıçtaki zigotun, sonradan oluşacak canlıdan çok farklı olduğunu göstererek, başlangıçtaki tohumu, oluşacak canlının bir minyatürü gören önoluşumculuğun bu yanlışını düzeltmiş ve sıralı oluşumculuğu bu noktada desteklemiştir. Canlının genetik bilgisinin baştan DNA’larda kodlu olduğunun öğrenilmesi ise önoluşumculuğun haklı olduğu noktadır. Çağımız genetiği açısından önoluşu savunan yaklaşım daha ön plana çıksa da, gelişme fizyolojisinin kavramları sıralıoluş yaklaşımının kavramlarından esinlenmiştir.[181] Günümüz biyolojisi açısından önoluşum ve sıralıoluşum arasındaki gerilimin bir önemi yoktur; canlının gelişimi özellikle genetikteki gelişmeler ışığında ve bu karşıtlığı temel almayan bir kavramsal çerçevede irdelenmektedir. 17. ve 18. yüzyılda önoluşumu savunanlar, kendi yaklaşımlarıyla “kendiliğinden türeme” fikrinin uyuşamayacağı kanaatindeydiler.[182] “Kendiliğinden türeme” fikrini geçersiz kılacak deneylerin yapılmasında bu anlayışın teşviki önemlidir. “Kendiliğinden türemeye” inananlar mayalanma ve kokuşmanın canlılar oluşturabileceğini sandılar; fakat, bunun tersinin, yani mikro-organizmaların mayalanma ve kokuşmanın oluşmasına sebep olabileceğini anlayamadılar.[183] Görülüyor ki neden ile sonuçların, deneye başlamadan önceki önyargı yüzünden, yer değiştirmesi “kendiliğinden türeme” ile ilgili yanlış kanaatlerin uzun zaman muhafaza edilmesine sebep olmuştur. Pastör (1822-1895) yaptığı deneylerle fermantasyonun mikro-organizmaları meydana getirmediğini, durumun tam tersi olduğunu gösterdi. Fakat 19. yüzyılda da Pouchet (1800-1872) gibi bilim adamları Pastör’e muhalafet etti ve fermantasyon ile çürüme gibi süreçlerin “kendiliğinden türemeye” sebep olduğunu söylediler.[184] “Kendiliğinden türeme”nin yanlışlığını gösteren her bulgu, canlı ile cansız arasında sanıldığından daha büyük uçurum olduğunu ortaya koydu. Bu uçurum böceklerin cansız maddeden oluşamayacağının gösterilmesiyle açılmıştı. Fakat gözle görülemeyen mikro organizmalar için bile bunun mümkün olmadığının giderek daha çok anlaşılması uçurumu daha da büyüttü. Mikroskoplar geliştikçe bu anlayış tamamen yıkıldı. Fakat bunun bir istisnası vardır; Evrim Teorisi’ne inananlar bütün canlıların birbirinden türediğini söylerken, başlangıçtaki bütün canlıların atası olan ilk canlının “kendiliğinden türediğini” kabul etmektedirler.[185] 1.21 DÜNYA’NIN YAŞI İLE İLGİLİ TARTIŞMALARHristiyan toplumlarda Dünya’nın yaşı ile ilgili çıkan sorun, temelde İrlanda başpiskoposu James Usher’in (1581-1656) yaptığı hesaba dayanmaktadır. Protestan Hristiyanlar Usher’in hesabına dayanarak Dünya’nın M.Ö. 4004 yılında yaratıldığını kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi Rektör Yardımcısı Lightfoot, yaratılış yılı olarak bu yılı kabul etti, günü ve saati kendisi hesapladı; 23 Ekim günü sabah saat 9’da yaratılış olmuştu.[186] Birçok din bilimci, Kitabı Mukaddes’te geçen ve Usher’in “oğlu” olarak aldığı ifadenin “soyundan olan” anlamına geldiğini ve Usher’in hesabının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca Stephen J. Gould’un belirttiği gibi Usher’in bu hesabı yapmasında büyük sorunlar vardı; Kitabı Mukaddes’in aktardığı kronolojide atlamalar vardı ve ayrıca Kitabı Mukaddes’in aktardıklarını Keldani, Pers ve Roma gibi kültürlerle karşılaştırma zorunluluğu vardı. Ayrıca kameri aylarla ilgili artık yıllar sorunu vardı. Bu sorun, Jülyen (Roma) takvimi ile yerine 1582 yılında Papa 13. Gregorus’un düzelterek uygulamaya koyduğu Gregoryan takviminde geçmişte karışıklığa yol açmıştı. Ama Usher Anglikan’dı ve Papa’nın takvimiyle hiçbir ilişkisi olamazdı.[187] Usher’in saptadığı tarihler o kadar önemsendi ki Kitabı Mukaddes’in Kral James’çe onaylanmış baskılarının sayfa kenarlarında bile bu tarihler basılmaya başlandı. Böylece 17. yüzyılda ortaya çıkan bu fikir, adeta Hristiyanlığın temel bir öğretisiymiş gibi algılanmaya başlandı. Bilim ile dinin çeliştiğini söyleyenlerin en çok kullandıkları örneklerden biri Hristiyanlık ile Usher’in vardığı sonuçları özdeşleştirmek -bu arada din de genelde Hristiyanlıkla özdeşleştirilmektedir- ve bilimin Dünya’nın uzun dönemler sonucunda oluştuğunu gösteren empirik bulgularıyla bunu karşı karşıya getirmektir. Aslında Usher’in amacı bilim ile dini uzlaştırmaktı, fakat giriştiği çaba ile istediğinin tam aksine bir sonuca sebep oldu. Evrim Teorisi ortaya konduğunda Protestan İngiltere’deki dini çevrelerin çoğu Usher’in tarihlendirmesini kabul ediyorlardı. Evrim Teorisi’ni ortaya koyanlar, bütün canlıların tek bir atadan ve birbirinden değişerek oluştuğunu, ancak canlıların yeryüzünde çok uzun bir süre önce ortaya çıkmaya başlamasıyla ve Dünya’nın çok uzun süre önce var olmasıyla savunabilecekleri kanaatindeydiler. Evrim Teorisi’ne din adına karşı çıkışların daha baştan olmasında ve daha baştan Evrim Teorisi ile din (Hristiyanlık) arası bir gerilimin oluşmasında, diğer göreceğimiz sebeplerin yanında, Evrim Teorisi’nin, Usher’in tarihlendirmesi ile çelişmesi de önemli bir yere sahiptir. Yerküre katmanları üzerine tüm çalışmalar ve gittikçe ilerleyen fosil bilimi, Usher’in, Dünya’yı 6000 yıllık bir yer olarak gören yaklaşımının hatalı olduğunu gösterdi. Martin Lister (1639-1712), 18. yüzyılın başında, fosillerin eşi benzeri olmayan garip taşlardan ibaret olduğunu ve fosillerin kayalarda oluşmasının canlılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmuştu.[188] Bernard Palissy (1510-1589), fosillerin, soyları tükenmiş taşlanmış hayvan kalıntıları olduğunu söyleyen ilk kişi olarak gösterilir.[189] Fakat Lister’in fosillerin canlılarla bir ilişkisi olmadığı fikrinin 18. yüzyılda taraftar bulduğunu düşünürsek, fosil biliminin ne kadar yeni (geç gelişmiş) bir bilim dalı olduğunu kavrayabiliriz. Her ne kadar Herodotus, Strabo, Plutarch ve de özellikle Xenophanes fosillerden bahsetmiş olsalar da ancak 17.yüzyılda başlayan ve 18. ile 19. yüzyılda artan bir gayretle fosillerle olan uğraş bilimsel bir nitelik kazanabildi.[190] Usher 17. yüzyılda Dünya’nın yaşını tarihlendirdiğinde fosil bilimin ciddi, sistematik bir yapısı ve otoritesi yoktu. Fakat 18. yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda fosil-bilimde kaydedilen ilerlemeler, Dünya’nın yaşı ile ilgili konularda Usher’in fikirlerini benimseyen dini çevrelerle birçok bilim adamını karşı karşıya getirdi. Yapılan tartışmalarda Nuh tufanı ve canlıların ortaya çıkışı ile Dünya’nın yaşı ve geçirdiği evreler merkezdeydi. Dünya’nın durağan bir durum içinde, ancak çevrimsel değişimler geçirdiğini, doğal süreçlerin bir denge durumunda olduğunu söyleyen yaklaşım ile doğanın doğrusal, tek yönlü (evrimci) bir süreç içinde olduğunu söyleyen yaklaşım yer bilimi alanında tartışma içindeydi. Bu ikinci yaklaşımın içinde ise, yeryüzünün büyük değişimler (catastrophic) mi, yoksa sürekli küçük boyutlu değişimler mi geçirdiği tartışıldı. Yer bilimi ile fosil bilimi bu iki alanın ilgisinden dolayı bir arada incelendi. Tüm tartışmalarda, Usher’in yaklaşımının Hristiyanlık ile özdeşleşmesinin getirdiği sorunlar kendini gösterdi. 1.22 LİNNAEUS VE TAKSONOMİTaksonomi, Yunanca’da düzenleme anlamına gelen “taksis” ile yasa anlamındaki “nomos” kelimelerinin birleşiminden türemiştir ve biyolojide bu kavram canlıların sınıflandırılması için kullanılmaktadır. Carl von Linnaeus (1707-1778) günümüzde kullanılan taksonominin babası sayılır. Her canlı varlığı iki adla sınıflandırma yöntemini ilk olarak uygulayan odur. Örneğin insan için Homo sapiens, köpek için Canis familiaris tanımlamalarının kullanılması Linnaeus’un yöntemi sebebiyledir. O, kendisinden önce kaos olan bir alanı toparlamış, bir canlının birkaç satırla tarif edilmesine son vermiştir. En çok onun sayesinde, 18.yüzyılın ve 19. yüzyılın ilk yarısında biyolojide taksonomik yaklaşım hakim olmuştur. Linnaeus’un doğa felsefesinin kalbini Tanrı’nın tasarımı oluşturur; o, Tanrı’nın, evreni insan zihninin kavrayacağı şekilde yarattığını söyledi. Linnaeus, kendisini, Tanrı’nın planını açığa çıkaran, Tanrı’nın düşüncelerinin anlaşılmasını sağlayan kişi olarak görüyordu.[191] Bu yaklaşımı, özellikle son yüzyılda, en önemli hedefin “Tanrı’nın düşüncelerini okumak” olduğunu söyleyen ünlü fizikçilerinkine[192] benzemektedir. Fakat şu farkla ki Linnaeus bunu başardığı kanaatindeydi. O, Aristo’nun mantığını takip ederek, varlık ile (ontology) mantığın (logic) özdeşliğini, yaklaşımında temel aldı. Bu arada Aristo’nun biyoloji alanına geçtiğinde gözlemi merkeze aldığını ve taksomonisini “kanlı-kansız”, “kıllı-kılsız” gibi gözlemsel özelliklere dayanarak yaptığını belirtmek faydalı olacaktır.[193] Linnaeus canlıları alem, filum, sınıf, takım, familya, cins, tür şeklinde sınıflandırarak her canlının doğadaki konumunu belirlemeye çalıştı. Onun sınıflandırma yöntemiyle insanın yeri şu şekilde gösterilmektedir: Alem Hayvanlar Filum Omurgalılar Sınıf Memeliler Takım Primatlar Familya Hominidler Cins Homo Tür sapiens
Linnaeus, bütün türlerin en baştaki yaratılış şekillerini koruduklarını, en başta sabit sayıda tür yaratıldığını söylüyordu. O, Leibniz’in doğada atlama olmadığına dair fikrini takip etmişti ve varlık skalasında, her türün diğer iki türün arasında bir yerde yer aldığını düşünüyordu.[194] Bu aslında evrime en ters fikirdir, çünkü varlık skalasında tüm yerler dolu olduğu için evrimle oluşacak yeni türe yer yoktur. Ayrıca türlerin baştaki sabitliğini muhafaza ettiğini düşünmek Evrim Teorisi ile asla bağdaştırılamaz. Bu özelliklerinden dolayı Linnaeus’un yaklaşımının, Evrim Teorisi’ne karşı direncin önemli bir sebebi olduğu söylenir. Diğer yandan ilginç bir şekilde bu yaklaşımın, Evrim Teorisi’ne yol açan bir yaklaşım olduğunu da tespit ediyoruz. Linnaeus, haritadaki devletlerin sınırlarda birbirlerine değmeleri gibi bitki türlerinin birbirine bitiştiğini söylemiştir[195]; bu yaklaşım, türleri kendi içlerinde döl oluşturma yoluyla diğer türlerden izole ederken bir yandan bitiştiriyordu. Linnaeus’un varlıkları hiyerarşik sıralayışının başına, ortak bir ata konarak ve varlıkların birbirinden türediği söylenerek evrimsel gelişme açıklanmaya çalışılmıştır. Bu noktada hem Linnaeus’un sınıflaması, hem Evrim Teorisi açısından varlıkların hiyerarşik sıralamasının ne kadar doğru olduğunu sormak gerekir. Bal yapan arının, denizde sonar sistemi olan yunusun, uzun göç yollarını izleyen kuşların ve konuşma yeteneğiyle insanın hangi kritere göre sınıflaması yapılacaktır. Birçok canlı kendi özel becerisinde diğer tüm canlılardan daha iyidir. Bu farklı becerilerin hiyerarşik sırasını, kim hangi kriterle belirleyecektir ki varlık merdivenlerine yerleştirsin. Canlılar üzerine modern araştırmalar canlıların özgün yanlarını daha çok ortaya koymuştur ve de bu, hiyerarşik bir varlık merdiveni kurmanın imkansızlığını göstermektedir. Max Scheler “insan hayvandan daha eksik ya da daha fazla olabilir, ama asla bir hayvan olamaz”[196] dedi ve insanın tinselliğini ve buna bağlı olarak ideleştirme yeteneğini diğer canlılardan ayırt edici vasfı olarak değerlendirdi.[197] İnsanın ve diğer birçok canlının, kendilerine has alanlarda diğer canlılara üstünlükleri vardır ve canlıların hiyerarşik sıralaması için hangi ölçüyü alırsak alalım, pek çok canlıyı birbirine göre konumlandırmak mümkün olamayacaktır. Linneaeus’un doğanın dengesi ve yaşam mücadelesinden bahsederken “yaşam mücadelesini” vurgulaması, Darwin’in “doğal seleksiyon” fikrinin oluşmasında kavramsal olarak arka plan oluşturmuştur.[198] Fiziksel benzerliklere göre sıralama yapan Linnaeus’un, insan ile maymunu beraber sınıflamasının da, Evrim Teorisi’ndeki insanı maymundan türeten anlayışı kolaylaştırdığı söylenir. Ayrıca Dünya’nın yaşını Usher’i takip edenlerden çok daha yüksek bulması da Evrim Teorisi’ni savunmayı kolaylaştırıcı nitelikte olmuştur. Linnaeus’un sisteminin sorunlu bir yanı türlerin yok olmasını mümkün görmemesidir.[199] Bulunan fosillerin bir çok canlı türünün yok olduğunu göstermesi, Linnaeus’un, Tanrı’nın düşüncelerini sandığı gibi doğru okuyamadığını gösterdi. Oysa en basit gözlemle, insanların veya diğer canlıların birçok birey canlıyı öldürdüğünü herkes gözlemleyebilmektedir; bir türün bireylerinin yok olması mümkünse, neden tüm türün yok olması mümkün olmasın? Türler de bireylerden oluşmuyor mu? Anlaşılıyor ki kendi mantığındaki kategorileri varlığa uygulaması, biyoloji tarihinin en başarılı ve etkili simalarından biri olan Linnaeus’u yanıltmıştır. Linnaeus’un yaklaşımında türün mensupları ortak özellikleri paylaşırlar, tü |